Ortadoğu coğrafyasının emperyal müdahaleler, vekalet savaşları ve son olarak bölgeyi sarsan yıkıcı askeri gerilimlerle tamamen kırılganlaştığı bir konjonktürde, Ankara’nın dış politika hamleleri derin bir yapısal dönüşümden geçiyor.
Bu bağlamda, ABD merkezli düşünce kuruluşu Brookings Institution, Aslı Aydıntaşbaş imzasıyla “Türkiye’nin Ortadoğu’da düzen arayışı” başlıklı bir dış politika raporu yayımladı.
Ankara’daki üst düzey diplomatik kaynaklar ve karar alıcılarla yürütülen bir yıllık saha araştırmasına dayanan makale, Türkiye’nin Ortadoğu stratejisindeki köklü kabuk değişimini inceliyor.
Analiz, iktidarın “Yeni Osmanlıcı” hegemonya iddialarından vazgeçerek, bölgeyi çevreleyen krizler karşısında nasıl “savunmacı ve kriz yönetimi odaklı” bir hatta çekildiğini ortaya koyuyor.
Dış politika analisti ve kıdemli Brookings Institution uzmanı Aslı Aydıntaşbaş makalede, Türkiye’nin bölgedeki rolünü iç siyasette üretilen hamasi ve “Yeni Osmanlıcı” retoriğin ötesine geçirerek soğukkanlı bir realizme dönüştürdüğünü yorumluyor.
Makaleye göre, etrafı savaşlar ve bölgesel fay hatlarıyla çevrili olan Ankara, şu anda bölgeyi domine etmeye değil, mevcut kaos ve düzensizliği sınırlarının uzağında yönetmeye çalışıyor. Kıdemli diplomatlar ve karar alıcılarla yürütülen kapsamlı görüşmelere dayanan çalışmada, Türkiye’nin yönetim kadrolarının dış politikada, ülkenin kamuoyuna yönelik verdiği mesajlardan çok daha ölçülü, temkinli ve gerçekçi bir yaklaşım benimsediğini savunuyor.
Aslı Aydıntaşbaş makalesinde, Türkiye’nin Ermenistan ile ilişkilerini tamamen normalleştirmesi, kendi içinde Kürt sorunu konusunda demokratik ve siyasi ilerlemeler kaydetmesi, Yunanistan ve Kıbrıs ile Doğu Akdeniz’deki gerilimleri düşürmesi gerektiğine dikkat çekiyor.
Aslı Aydıntaşbaş’a göre, kalıcı bir bölgesel nüfuz ve refah, içeride demokratik istikrarın ve dışarıda barışçıl normların tesisi ile mümkün.
“Türkiye’nin Ortadoğu’da düzen arayışı” başlıklı makalenin Türkçe çevirisi şöyle:
Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünden bir asır sonra Türkiye, Orta Doğu’da yeniden merkezî bir oyuncu olarak ortaya çıkıyor. İçeride Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükümeti, neo-Osmanlıcı tınılar taşıyan milliyetçi bir anlatı inşa etti.
Bu anlatı, Türkiye’nin bölgeyle yenilenen bağlarından gurur duyulmasını sağlıyor ve medeniyet sürekliliğini, Türkiye’nin komşuluk coğrafyasındaki doğal liderliğine doğru atılmış bir adım olarak vurguluyor. Bu anlatı özellikle Erdoğan’ın muhafazakâr tabanında iyi karşılık buluyor ve Türkiye’nin muhafazakâr elitleri arasında bir “tarihi misyon” duygusu besliyor.
Ancak bu anlatı büyük ölçüde iç siyasete yönelik bir propaganda aracıdır. Orta Doğu’da Türk hakimiyetine dair somut bir kanıt bulunmuyor.Orta Doğu cayır cayır yanıyor ve Türkiye, on yıllardır süren stratejik özerklik söylemine rağmen tek başına yol alacak durumda değil.
Sahada ise Türkiye, bölgesel bir düzen kurmaktan ziyade, kendi temel çıkarlarını koruyacak şekilde bölgesel kaosu yönetmeye çalışıyor. Son yıllarda Türk liderler, “post-Amerikan dünya” olarak gördükleri döneme hazırlanırken, periferilerindeki tehditleri savuşturmak ve komşu coğrafyada siyasi ve ekonomik nüfuz inşa etmekle meşgul.
Orta Doğu yanıyor ancak Türkiye tek başına hareket etmeye hazır değil. Suriye ve Irak’tan Libya ve Somali’ye kadar Türkiye’nin etkisi hissediliyor; fakat bu etki bir Türk imparatorluğuna dönüşmüş değil. Daha önemlisi, son bir yılda üst düzey yetkililerle yapılan bir dizi görüşmeye dayanılarak hazırlanan bu analiz, Ankara’daki siyasi vaazların aksine, ülkenin önde gelen kadrolarının Türkiye’nin güç projeksiyonu konusunda daha gerçekçi olduklarını gösteriyor.
Bu yazı, Türkiye’nin bölgesel kaosu yönetme stratejilerini ve karşılaştığı zorlukları anlamayı amaçlıyor. Dış gözlemcilerin Türkiye’yi sıkça yanlış okumalarının bir nedeni, ülkenin iç tartışmaları ile gerçek dış politika duruşu arasındaki karışıklıktır.
İçeride “Türkiye Yüzyılı” söylemi ve Osmanlı İmparatorluğu’na yönelik bitmeyen vurgu, Ankara’yı post-Amerikan dünyada dominant bir güç olarak resmetmektedir. Dizilerden haftalık Meclis konuşmalarına kadar Erdoğan ve diğer Türk liderler, tam stratejik özerkliğe sahip ve bölgesel hakimiyete çok yakın bir Türkiye portresi çiziyor.
Bu gerçeklikten oldukça uzaktır. Evet, Türkiye 2016-2021 arasında Kafkasya’dan Libya’ya uzanan bir dizi dış askeri operasyonla bölgesel erişimini genişletti. Suriye’deki rejim değişikliği de Türkiye’nin etkisini artırdı. Ancak Türkiye aynı zamanda önemli zorluklarla karşı karşıya: kendi ekonomik sorunları, ABD yönetimindeki değişkenlik ve İsrail ile gerilim. Ankara bu sınırlara karşı şaşırtıcı düzeyde pragmatik bir yaklaşımla karşılık verdi.
Diplomasisi ve sahada uyguladığı politikalar, iç siyasetteki övünmeci üslubun aksine çok daha ölçülü ve disiplinli oldu.
Trump açılımı ve sınırları
Türkiye’nin bugünkü bölgesel konumu açısından en önemli ilişki, Erdoğan ile Trump arasındaki ilişkidir. On yıl boyunca Ankara’nın Washington’daki konumunu yaptırımlar, S-400 krizi ve Kongre düşmanlığının tanımladığı bir dönemde, ikinci Trump yönetimi Türkiye’yi bir sorun değil, ortak olarak görmeye başladı.
Trump her fırsatta Erdoğan’ı övdü. Ankara da ABD Başkanı’nın iç çevresiyle – Özel Elçi Steve Witkoff, Jared Kushner, Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack gibi isimlerle – verimli bir çalışma ilişkisi kurdu.
Bu ilişki en belirgin şekilde Suriye’de sonuç verdi. Trump’ın Ahmed Şara yönetimini kucaklaması, yaptırımları kaldırması ve Esad’ın düşüşünden Erdoğan’ı sorumlu tutması, Türkiye’nin en kritik bölgesel dosyasındaki manevra alanını genişletti. Savunma ticareti ve F-35 gibi Batı silah programlarına olası dönüş konuşmaları da birkaç yıl önce düşünülemezdi.
Ancak Trump açılımının sorunları vardır. Birincisi yapısaldır. ABD Başkanı’nın dış politikası kurumsal değil, kişiseldir. Washington’daki anlaşmalar liderler düzeyinde, zarf arkasına yazılır ve çoğu zaman bunları uygulayacak veya sürdürecek bürokratik mekanizma bulunmaz.
Bu, Ankara’nın çalışma tarzından farklıdır. Trump’ın informal tarzı episodiktir (sürekliliği olmayan, bölümsel); tekil yaptırımları kaldırma veya zirveler başarıları getirir ancak ikili sorunları kalıcı şekilde çözmeyi ve onun “barış ajandasını” gerçek bölgesel istikrara dönüştürmeyi zorlaştırır.
Suriye, Akdeniz ve Güney Kafkasya’da uzun vadeli istikrar üzerine bahis oynayan Türkiye için, doğaçlama yapan ve sözünün arkasında durmayan bir ABD partneri başlı başına bir sorundur.
Ankara çoğu Amerikan politikasını öğrenebilir. Planlayamayacağı şey Amerikan öngörülemezliğidir. Bir diğer sorun ABD’deki oynaklıktır. Esad’ı deviren adam olarak Erdoğan’ı övebilir, birkaç gün sonra İran’a karşı Kürt grupları silahlandırmayı teşvik etmekten ve gümrük vergilerinden bahsedebilir veya NATO’ya yönelik taahhütleri sorgulayabilir.
Trump’ın “altın dokunuşu” sadece Türkiye’ye özgü değildir. Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri ve İsrail de aynı ayrıcalıklı ortaklar arasındadır. Başkanın Körfez başkentleriyle kişisel ve finansal bağları ile İsrail’e yakınlığı, Ankara’nın çıkarlarının bunlarla çeliştiği durumlarda (Suriye, Doğu Akdeniz, bölgesel güvenlik mimarisi) Beyaz Saray’ın otomatik olarak Türkiye’den yana tavır almayacağı anlamına gelir.
Diğer büyük güçler de alternatif sunmamaktadır. Rusya ile ilişkiler yıllarca rekabet ve işbirliğinin özenle ayrıştırıldığı bir yapıdaydı; ancak Ukrayna savaşı ve Esad’ın düşüşüyle Moskova’nın bölgesel konumu zayıfladı. Türkiye artık Rusya’ya boyun eğmek zorunda değil.
Çin ise Orta Doğu’da güvenlik ağırlığı olmayan bir ekonomik aktördür. Ne Moskova ne de Pekin, Türkiye’nin güvenliğini veya ekonomisini Batı’nın yaptığı gibi destekleyemez. Stratejik özerklik söylemine rağmen Türkiye, Batı sistemi içinde denge politikası izlemektedir.
İran Savaşı: Denge politikasının haklı çıkışı
İran savaşı, Orta Doğu’nun Türkiye için ne kadar tehlikeli olduğunu en açık şekilde gösteren örnektir. Türkiye ve İran yüzyıllarca rakip olmuş, 1639 Kasr-ı Şirin Antlaşması’yla sınırları çizilmiş ve karşılıklı iç işlerine karışmama temelli örtük bir çerçeve oluşmuştu.
Ankara İran’a karşı rejim değişikliği savaşına baştan beri karşı çıktı. İran’ın vekil ağından ve nükleer emellerinden rahatsızlık duysa da, uzun süreli bir ABD-İsrail askeri kampanyasının sonuçlarından (ticaret kesintisi, mülteci akını, Kürt bağımsızlığı taleplerinin canlanması) korktu.
“Aktif tarafsızlık” politikası izledi ve Pakistan’la birlikte arabuluculuk çabalarına katıldı. Bu tutum ülkede de oldukça popülerdi. MetroPoll’ün Mart 2026’da yaptığı ankette katılımcıların %68,1’i Türkiye’nin çatışmada tarafsız kalması gerektiğini söylerken, sadece %2,1’i ABD ve İsrail’le ittifakı destekledi.
Ancak savaş başka bir şeyi daha sarstı: Türkiye’nin son on yıldır savunduğu stratejik özerklik fikrine olan güvenini. İran balistik füzelerinin Türk hava sahasına girmesi üzerine NATO hava savunmasına ihtiyaç duyulması, ittifakın Türkiye’nin savunma mimarisindeki vazgeçilmez rolünü bir kez daha hatırlattı.
Kürt yan etkisi
İran savaşı, Kürt dosyasının Türkiye’nin bölgesel kaos yönetimindeki merkezî önemini de ortaya koydu. 2025’te Türk hükümeti ile PKK arasında başlatılan yavaş tempolu barış süreci, tarihî bir uzlaşı için nadir bir pencere açtı.
Türkiye’yi asıl motive eden, bölgesel kaos korkusu ve iç cepheyi güçlendirme ihtiyacıydı. Savaş sırasında ABD ve İsrail’in İran’daki Kürt grupları kullanma planları, barış sürecinin dış müdahalelere ne kadar açık olduğunu gösterdi.
İsrail’le stratejik düşmanlık
Türkiye’nin bölgesel hesaplamalarını şekillendiren ilişkiler içinde en sonuç alıcı ve en yıpratıcı olanı İsrail’le rekabettir. Gazze üzerinden başlayan siyasi kopuş, Suriye, Doğu Akdeniz deniz yetki alanları ve Washington koridorlarında tam anlamıyla stratejik bir rekabete evrilmiştir.
Ankara artık İsrail’i bölgesel istikrarsızlığın ana aktörü ve özellikle Suriye ile Doğu Akdeniz’deki Ankara çıkarlarına doğrudan meydan okuyan bir güç olarak görmektedir. Bu rekabet Kızıldeniz-Boynuz Afrika koridoruna da uzanmaktadır.
Ankara’daki yetkililer İsrail’i neredeyse tüm bölgesel dosyalarda bir engel olarak tanımlıyor. İsrail’in Türkiye’yi coğrafi (Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile ortaklıklar) ve siyasi (ABD Kongresi’ndeki etkisi) yollarla kuşatma stratejisi izlediğini belirtiyorlar.
Türkiye’nin cevabı: Karşı koalisyon inşa etmek
Ankara, İsrail’le rekabete karşı kendi ortaklıklarını genişleterek ve güvenlik bağlarını çeşitlendirerek yanıt veriyor. Suudi Arabistan ve Mısır’la son dönemde yaşanan yakınlaşma, Körfez’le gerilimi azalttı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır’la da dahil olabilecek daha geniş güvenlik anlayışları üzerinde görüşmeler yapıldığını kamuoyuna açıkladı.
Suriye: Türkiye etkisinin laboratuvarı
Ankara’daki yetkililer sıkça “dost sayımızı artırmalı, düşman sayımızı azaltmalıyız” diyor. Bu testin en acil yapıldığı yer Suriye’dir. Türkiye burada diğer her yere göre daha fazla etkiye sahip.
Ankara, Esad’ın düşüşünden beri temel hedeflerine ulaştığını değerlendiriyor: Sınırında bir Kürt oluşumunun yerleşmesini engelledi ve Şara hükümetini diplomatik olarak destekleyerek Şam’daki nüfuzunu derinleştirdi. Ancak bir sonraki aşama daha zor. Türkiye’nin etkisi var ama ülkeyi yönetmiyor.
Türkiye’nin ayak izi: Sert güç ve esnek uyum
Türkiye’nin kaosu yönetme ve güç boşluklarından yararlanma çabaları, kaynaklarına oranla orantısız siyasi kaldıraç sağlayan sınırlı ancak stratejik öneme sahip bir üs ve güvenlik ortaklıkları ağı oluşturdu.
Kuzey Suriye, Kuzey Irak, Libya, Katar ve Somali’deki askeri varlığı bu ağın temel unsurlarıdır.
Bu ayak izi Türkiye’ye kaldıraç ve erişim sağlıyor ancak “düzen dayatma” kapasitesinden hâlâ oldukça uzak.
Savunma sanayii diplomasisi: Tamamlanmamış bir hikâye
Sıcak çatışma bölgelerindeki konuşlandırmaların dışında, Türkiye’nin savunma sanayii bölgesel ortaklıkları güçlendirmede en etkili araçlarından biri haline geldi. İHA’lar, 155 mm top mermisi ve çeşitli savunma sistemlerinde önemli ilerleme kaydedildi.
Ancak S-400 kararı nedeniyle ABD kısıtlamaları ve F-35 programından dışlanma devam ediyor. Bu, Türkiye’nin savunma sanayiinin stratejik özerklik açısından hâlâ sınırlı olduğunu gösteriyor.
Yeniden yapılanma, ticaret ve Türkiye’nin ekonomik bahsi
Türkiye G20’nin 16. büyük ekonomisi olmaya devam ediyor. Ancak kronik enflasyon ve düşük yatırımcı güveni sorunları sürüyor.
Bölgesel kaostan ekonomik avantaj çıkarma umutları henüz gerçekleşmedi. Daha umut verici olan, Türkiye’nin Avrupa, Körfez ve Avrasya arasında transit ülke olma iddiasıdır.
Sınırlar ve aşırı genişleme
Türkiye’nin Orta Doğu’daki artan etkisi gerçektir. Ancak yukarıda ele alınan kısıtlar, Ankara’nın bölgesel bir düzen kurmaktan hâlâ uzak olduğunu göstermektedir. İç engeller arasında Erdoğan’ın aşırı kişiselleşmiş karar alma sistemi, sadakat ekonomisi ve iç siyasetteki propaganda makinesinin Arap dünyasında yarattığı olumsuz algı öne çıkıyor.
ABD politikası için sonuçlar
Washington için Türkiye’nin Orta Doğu’ya dönüşü önemli sonuçlar doğuruyor. Türkiye, Suriye’den Kızıldeniz’e birçok alanda etki yaratma kapasitesine sahip az sayıdaki aktörden biridir. ABD, Türkiye ile çıkarların örtüştüğü alanlarda pratik işbirliğine gitmelidir. NATO’ya demirlemeyi sürdürmeli, Türkiye-İsrail rekabetini yönetmeli ve Türkiye’yi ekonomik ve bağlantısallık ortağı olarak da görmelidir.
Sonuç
Türkiye’nin Orta Doğu’ya dönüşü artık bir metafor değil. Bu, bölgesel kaosun Türkiye sınırlarının dışında tutulmasının mümkün olmadığı inancına dayanan bir duruştur. On yıl önce bölgeyi güç projeksiyonu için boş bir tuval olarak gören yaklaşım bugün daha ayık bir bakışa sahip. Türkiye çevresinde istikrar cepleri oluşturabilir, Suriye’nin yeniden inşasına katkı sunabilir ve Avrupa-Orta Doğu-Avrasya arasında bir bağlantı merkezi hâline gelebilir.
Ancak bu fırsatların her biri temkin, dengeli diplomasi ve içerdeki ekonomik ve yönetişim sorunlarının çözümüne bağlıdır.
Tarih tekerrür eder. Türkiye büyük güç savaşlarıyla yeniden şekillenmiştir. İran savaşı ve Orta Doğu’daki kaos da benzer bir dönüm noktası olabilir.
Stratejik özerklik arzusu ile NATO’ya bağımlılık arasındaki gerilim, Türkiye’nin önündeki en büyük sınavdır.
Eğer Ankara Kürt barışını kalıcı kılabilir, sınırlarında istikrarı sağlayabilir ve ticaret ile bağlantısallığa dayalı bir bölgesel düzenin merkezi olursa, post-Amerikan Orta Doğu’da önemli bir ağır sıklet olarak öne çıkacaktır. Aksi takdirde etki alanı geniş ancak kalıcı bir düzen kuramayan bir ülke görüntüsü sürecektir.




