Çocuklarımızı öldürüp, bedenlerini bulunamaz dehlizlere sakladığımız ve henüz öldürmediğimiz çocuklarımızın da birbirlerini öldürmeye başladıkları bu cehennemde, çocuk ruhunu ve çocuk olma halini çok karşıt bakış açılarından anlatan iki kitabı hatırladım: Salinger’in; Çavdar Tarlasında Çocuklar ve Golding’in; Sineklerin Tanrısı hikâyelerini.
Dünya edebiyatının kült anlatılarından olan bu iki kitap, bize iki karşıt uçtan çocukların dünyasını anlatmaya çalışır. Çavdar Tarlasında Çocuklar; çocuk saflığının ve samimiyetinin şiiridir bir bakıma. Çocukluğu korunması gereken bir masumiyet alanı olarak resmeder. Romanın ana kahramanı Holden’in trajedisi, çocukluğu korumak istemesi değil, bunun imkansızlığının farkına varmasıdır. Çünkü çocuklar yetişkinliğin çukuruna düşecektir, bu bir anlamda insanlığın kendine yabancılaşmasıdır.
Salinger, bizim içten içe bildiğimiz ama kabullenemediğimiz yerden anlatır hikâyeyi: İnsanın doğuştan masum olarak doğduğu ve toplumsal düzenin içinde o saflığını kaybettiği gerçeğini. İnanmak istemeyiz çünkü, bizi teslim alan bu karanlıkla yüzleşmek mecburiyetinde kalmaktan korkarız. Ve bunun için mücadele etmek gerekliliğinden. Salinger, bize, bizim riyakarlığımızın içerisinde, duymak istemediğimiz hikâyeyi anlatan kişidir. Ama biz yine de bu hikâyeyi naif bir anlatı olarak daha çok benimsemiş gibi görünürüz.
Golding, doğuştan masumiyet fikrini reddeder Sineklerin Tanrısı’nda. Golding’e göre, çocukluk içinde potansiyel bir karanlık barındırır. İşte bu bizim duymak istediğimiz hikâyedir. Çünkü bu hikâye, aynı zamanda, bizim tarih boyunca yapıp eylediğimiz her şeyi temize çeker bir yerde. İktidarı, kapitali, mülkiyeti, savaşı, cinayeti içgüdüsel bir eğilim olarak kabul etmek, bütün bunları yaratanları sorumluluktan kurtaracak ve bunları değiştirmeye çalışanları düzen bozucu olarak kodlayacaktır. Bu muktedirler için oldukça kullanışlı bir argüman nihayetinde.
Sineklerin Tanrısı’nda çizilen karanlık, yüzümüzün değil, kurduğumuz dekorun aynaya yansıyan karanlığıdır. Bizim inatla ısrar ettiğimiz ise, dekorun mükemmel ama bizim eksik ve arızalı olduğumuz tezidir. Bunun bize değilse bile, o dekoru kuran ve sahiplenenlerin işine geldiği bir gerçekliktir.
Çocuk ve kadın cinayetlerini, çocukların öznesi olduğu katliamları ve genel olarak içinde bulunduğumuz şiddet iklimini, toplumsal düzenden ve dizayndan bağımsız ele almaya ikna olmamız isteniyor ısrarla. Katledilen kadın, yaşam tarzı üzerinden, kendi cinayetinin azmettiricisi olarak resmediliyor. Öldürülen çocuk, siyasal ve feodal ilişkilerin istenmeyen bir arazı olarak kaydediliyor.
Ve okullarda toplu katliamlara varan şiddet ortamı, eğitim sisteminden, yoksulluktan, “kindar ve dindar nesil” mühendisliğinden, toplumu siyasal gerilim hatları üzerinden ehlileştirme ve yönetme pratiğinden arındırılıp, yetersiz ebeveyn ve sosyal medyanın yarattığı kişisel bir cinnet hali parantezine hapsediliyor.
Bütün bu anlatının alt metni de insan doğasının kötücül ve karanlık olduğu tezini üzerimize boca ediyor aslında. Buna iman etmemiz ve bunun üzerinden, bu karanlık doğanın ıslahı için sisteme teslim olmamız isteniyor. Çünkü sistem mükemmel ve alternatifsiz, insan ise tekâmül etmemiştir.
Hem Salinger hem de Golding aynı kuşağa mensup ve her ikisi de 2. Dünya Savaşına bilfiil katılmış, savaşın dehşetini yaşamış insanlar. Oysa aynı trajedilere tanık olan iki yazardan biri olan Salinger, insanlığın masumiyeti ve sistemin karanlık dehlizlerinde o masumiyetin yitirilişini görmüş, hayatını bir çeşit inzivada geçirmiştir.
Golding ise toplumsal düzeni, insandaki karanlık yönü (günahkarlık) ıslah eden bir sistem olarak kabul eder. Sineklerin Tanrısı’nda çocukluk, yetişkin denetiminin (medeniyetin, toplumsal düzenin) ortadan kalktığı anda ilkel bir düzene sürüklenir.
Bu iki kitabın farklı bakış açılarının çağrıştırdığı başka bir hikâye ile bitireyim.
İşgal edilen bir köydeki bütün yaşayanları katlettiren Nazi subayı, bir çocuğa hayatını bağışlayabileceği bir soru soracağını, bilirse ölümden kurtulacağını söyler. Çocuğa bir gözünün takma olduğunu, bu gözünün hangisi olduğunu sorar. Çocuk beklemeden sol gözünüz takma diye cevap verir. Subay nasıl bildiğini merak etmiştir. Çocuğun cevabı masumiyetinden süzülen bir bilme halidir: “O gözün daha insanca bakıyor.”
Sistematize şiddetin nesneleştirdiği bir subayın gerçek gözü, camdan yapılmış bir yapay gözden daha mekanikleşmiş ve o şiddetin ruhsuz bir aparatına dönüşmüştür. Oysa çocuk, Nazi subayının gerçek gözünde, içine yuvarlandığı karanlığı ve merhametsizliği fark edecek masumiyetin taşıyıcısıdır.
Bugün şiddetin karanlığına terk ettiğimiz veya bizatihi şiddete maruz bıraktığımız çocuklar, tarihsel bir süreklilikte dizayn ettiğimiz bu kutsal sistemin kurbanlarıdır. Başlık irrite edici olsa da hala eksik bence. Çocukları öldürmüyoruz, çocuklarımızı öldürüyoruz aslında. Yazının başlığı öyle olmalıydı.




