Erken Cumhuriyet döneminde, ulus-devlet inşası sürecinde dil birliği, homojen bir “Türk” kimliği yaratmanın temel araçlarından biriydi.
Cumhuriyetin kuruluşunu takip eden on yıllar, sadece bir devlet inşasına değil, aynı zamanda “makbul vatandaş” yaratma sürecine sahne oldu.
Bu sürecin en sert araçlarından biri, 1928’de fitili ateşlenen ve 1930’lu yıllarda devlet destekli bir toplumsal linç mekanizmasına dönüşen “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyasıydı.

13 Ocak 1928’de Darülfünun Hukuk Fakültesi Talebe Cemiyeti’nin başlattığı “Vatandaş, Türkçe konuş!” kampanyası, bu politikanın en bilinen ve sembolik uygulamalarından biri oldu.
Proje, Türkiye’nin çok dilli yapısına yönelik topyekûn bir saldırıya dönüştü. Sokaklara, vapur iskelelerine ve kamu binalarına asılan “Vatandaş Türkçe Konuş!” tabelaları, sadece bir tavsiye değil; aksini yapanlar için bir tehdit metniydi.
Kampanya, kamusal alanlarda Türkçe dışındaki dillerin kullanımını hedef alarak, özellikle “azınlık” haline getirilen etnik grupların dillerini ve ilerleyen yıllarda Kürtçeyi baskı altına almayı amaçladı. Kürtçe üzerinde, bu projenin devamı niteliğindeki en sert uygulama ise 1980 sonrası Diyarbakır Cezaevi’ndeki “Türkçe Konuş, Çok Konuş” dayatmasıydı.

1924 Anayasası’yla Türkçe’nin tek resmi dil ilan edilmesi, Kürtçe eğitim ve yayınların fiilen engellenmesinin başlangıcı oldu. 1925 Şeyh Said İsyanı sonrası çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile Kürtçe gazete, kitap ve yayınlar yasaklandı.
Aynı yıl kabul edilen Şark Islahat Planı, Kürtçe konuşmanın sistematik baskısını resmileştirdi. Planın ilgili maddesi, belirli Doğu vilayetlerinde hükümet daireleri, okullar, çarşı ve pazarlarda Türkçe dışındaki dillerin kullanımını “hükümet emirlerine muhalefet” suçu sayarak cezalandırılmasını öngörüyordu.
“Dağ Türkleri” teziyle Kürt kimliğinin inkârı, dil yasaklarıyla birleşti. Pazarda Kürtçe konuştuğu için para cezasına çarptırılan köylülerin tanıklıkları, dönemin günlük hayatındaki baskıyı belgeler nitelikte.
Dil baskısı, tek parti döneminden sonra da devam etti. 1980 askeri darbesinin ardından çıkarılan 2932 sayılı yasa ile Kürtçe, özel hayatta bile yasaklandı.
Kürtçe konuşmak, şarkı söylemek, yayın yapmak hapisle cezalandırılır hale geldi. 1982 Anayasası’nın ilgili maddeleri, Türkçe dışındaki dillerin eğitimde kullanımını anayasal olarak engelledi.
Musa Anter’in, hakkında Kürtçe ıslık çaldığı için soruşturma açan savcının ”Ne Kürtçesi? Kürtçe diye bir dil yoktur. Toplasan 30 kelime anca vardır.” sözüne ”Savcı Bey, ben çocukken tavuk kümesimizin yanına uzanır, kulağımı dayar, tavukların çıkardığı sesi dinlerdim. Bir tavuğun bile 30 çeşit gıdaklaması vardır. Siz nasıl koskoca bir halkın dilinin 30 kelime olduğunu söylersiniz? ” verdiği cevap Kürtçe yasakları karşısındaki en ironik ve unutulmaz örnek olarak tarih geçer.
Mahkeme, parlamento gibi kamusal alanlarda konuşulan Kürtçe, resmi kayıtlara “anlaşılmayan ya da bilinmeyen bir dil” olarak geçti. Yerleşim yerlerinin isimleri Türkçeleştirildi.
1991’de 2932 sayılı yasanın kaldırılmasıyla kısmi rahatlama sağlandıysa da, Kürtçenin eğitim dili olarak kullanımı hâlâ engelleniyor, kamusal alanlarda ve resmi kurumlarda kısıtlamalar sürüyor.
Son olarak DEM Parti’nin Kürtçe önergesinin reddedilmesi gibi güncel gelişmeler, tek dilli politikanın izlerinin devam ettiğini gösteriyor.
Tek tipleştirici politikaların mirası olan “bilinmeyen dil” tabiri, bugün hala Meclis tutanaklarında kendisine yer bulabiliyor.
Ancak Katalonya, Bask gibi uluslararası deneyimlerden de bilindiği gibi, dil haklarının tanınması barış ve demokrasinin anahtarı olarak değerlendiriliyor.




