İlk kelimeler, ilk korkular, ilk sevinçler ve ilk aidiyet hissi anadilinde hayat bulur. Ancak Türkiye’de milyonlarca Kürt için anadili, yalnızca bir iletişim aracı değil; aynı zamanda yıllardır bastırılan, görünmez kılınan ve bedel ödetilen bir kimliğin taşıyıcısı oldu. Evde Kürtçe ile büyüyüp okulda Türkçe konuşmaya zorlanan Kürt çocukları, iki dil arasında yalnızca kelimelerle değil; aidiyet, utanç, yalnızlık ve hayatta kalma duygusuyla da mücadele etti. Devletin tüm inkarlarına karşılık Kürtçe hala milyonlarca insanın hafızasını, kültürünü ve yaşamını taşıyor.
Kürtçe doğup Türkçe dayatmasına maruz kalmanın yalnızca bir eğitim politikası değil; bir kimliksizleştirme, Kürtçenin inkarı ve bir kültürü yok etme çabası, bazen de bir var oluş, bir hafıza, kendini saklamak, bazen susmak, bazen de kendi kimliğini savunmak anlamına geldiğini anlatan Hasan, İmren, Nevzat ve Hülya; “Kürtçe doğup Türkçe yaşamanın” yarattığı zorlukları 15 Mayıs Kürt Dil Bayramı kapsamında İlke TV’ye anlattılar.
Görüştüğümüz kişilerin çoğu Türkçeyle ilk tanışmalarının okul sıraları olduklarını devlet ile ilk defa orada karşılaştıklarını ve okul hayatlarının ilk yıllarını Türkçeyi çözmeye çalışmakla geçtiğini belirttiler. Kamusal alanlarda yaşadıkları şiddet ve devletin Kürtçe dilini tanımamasının yarattığı zorlukları ve handikapları bizlerle paylaştılar.
İmren, Hasan, Nevzat ve Hülya ortak taleplerinin ana dilinde eğitim almak olduğunu; kendilerini daha iyi ifade etme biçimlerinin ellerinden alındığını, dillerine de kimliklerine de sahip çıktıklarını, Kürtçenin bir dilden ziyade kimliklerinin ve yaşamlarının ta kendisi olduğunu vurguladı.

‘Okul müdürü müdürden çok komutan gibiydi’
1992 Yüksekova doğumlu İmren, çocukluğunda evin tek dilinin Kürtçe olduğunu, ancak anadilini 20’li yaşlarında “tamamlayabildiğini” belirtiyor. Kendi dilinde okuma ve yazma öğrenmeyi hayatının dönüm noktası olarak tanımlayan İmren, anadiliyle kurduğu bu bağı şu sözlerle ifade ediyor:
“Evde herkes Kürtçe konuşurdu, evin dili bütünüyle Kürtçeydi. Çocukluğumda evin dili bütünüyle Kürtçeydi. Evde hep MED TV açıktı. Annem sabah temizlik yaparken televizyonun sesini açardı; her sabah Kürtçe müzikle geçerdi. Bunun yanında Türkçe müzik kasetleri de dinlerdim. Türkiye’deki birçok Kürt gibi, Türkçeyle esas karşılaşmam okulda oldu. Okumayı ve yazmayı Türkçe öğrendiğim için olsa gerek, o zamanlar Türkçe öğretmeni olmak istiyordum. Çünkü bir dili öğrenmek bana çok keyifli gelmişti.
Tabii bu süreç kolay değildi. Dile dair anılarım biraz silik olsa da uyum sağlamakta zorlandığımı biliyorum. İlkokulda öğretmenlerimin çoğu Kürt’tü, hatta bazıları bizim köydendi. Kürt öğretmenlerle dersler daha samimi geçerdi.
Öğretmen köyden olunca veli toplantıları Kürtçe yapılırdı. Fakat Türk öğretmen gelince durum değişti. Veli toplantıları daha uzun ve gergin geçmeye başladı. Türk öğretmenlerle karşılaştıktan sonra velilerimizin toplantılara gelmesinden çekinmeye başladık. Gelenlerin kendilerini Türkçe ifade edemeyeceğinden korkuyor, bunun utancını hissediyorduk. Bu utancın ve korkunun sınıftaki deneyimlerden bağımsız olmadığı açıktı.”
Okul hayatıyla birlikte anadilinin yerini Türkçenin ve devlet disiplininin aldığını belirten İmren, özellikle Yatılı İlköğretim Bölge Okulu (YİBO) döneminde dil üzerindeki baskının somutlaştığını hatırlatıyor:
“İlkokulu, dersler hariç, yine çoğunlukla Kürtçeyle geçirdim fakat ortaokulda o meşhur YİBO’lardan birindeydim. Kürt öğretmen bulmak zordu; idaredekiler hariç. Fakat idare de ne idareydi… Okul müdürü müdürden çok komutan gibiydi. Kürtçe azalmaya, Türk devletinin ‘gücü’ daha fazla hissedilmeye başlamıştı. Andımız’a ve İstiklal Marşı’na eşlik etmeyen ya da edemeyen herkese sıra dayağı yerdi.”
‘Kürtçe inkar edilerek Türkçe öğretildi’
Kürtçe doğup Türkçe yaşamak zorunda kalmayı “insanın kendi iç sesine yabancılaşması” olarak tanımlayan Hasan, çocukluğunu Türkçenin hiç olmadığı, bütünüyle Kürtçe bir dünyada geçirdiğini belirtiyor. Dilin kamusal alanda baskılanmasının zenginliği bir travmaya dönüştürdüğünü vurgulayan Hasan, şu ifadeleri kullanıyor:
“90’lı yıllarda Kürtçe kasetler yasaktı; İbrahim Tatlıses kasetinin içine Şivan Perwer kaseti yerleştirilirdi. İnsanlar o kimliği yaşatmak için bu yöntemleri bulmak zorundaydı. Normal şartlarda çok dillilik dünyaya farklı pencerelerden bakmanızı sağlar. Ancak dillerden biri güçlü ve zorunlu, diğeri ise ev içine sıkışmış ve saklanan bir dil haline gelince, o zenginlik bir dezavantaja dönüşüyor. Dile yabancılaşma, doğduğun kişiden başka birine dönüşmek gibi; bu mücadele hayatın her yerinde devam ediyor.”
Hasan, Türkçeyle ve resmi ideolojiyle ilk karşılaşma anını, ilkokul sıralarındaki dilsizleşme süreci ve “yasak isimler” üzerinden aktarıyor:
“Okula başladığımda öğretmen bir şeyler anlatıyordu ama ne o bizi anlıyordu ne de biz onu. öğretmen bir soru sorardı. Biz de Kürtçe’de de be çı (ne diyorsun) anlamıyorum, bu Kürtçe değil demeye çalışıyordum. Yoklama sırasında isimlerimiz okunuyor ama kimse elini kaldırmıyordu. Çünkü hepimizin iki ismi vardı: Sokakta Newroz denilen çocuk, kimlikteki adının Zeynep olduğunu ilk kez o gün okulda öğreniyordu. Sınıfın yarısı gerçek isimlerinin Ahmet, Mehmet olduğunu o sıralarda öğrendi.
Hasan, Türkçenin Kürtçeyi inkar ederek öğretilmeye çalışıldığını, çocukların en temel hakkı olan oyunun bile ana dilleri nedeniyle ellerinden alındığını belirtiyor.
Kürtçe yasaktı ve sen oyun dahi oynayamazdın çünkü oyunlarımız Kürtçeydi ve bir çocuğun oyun oynamasını elinden aldılar.
Türkçeyi öğretirken bunu Kürtçenin inkarı üzerine öğretmeye çalıştılar
O yaşta böyle olunca çocuk yaşta sizde bir politik bilinç oluşuyor. Çünkü şunu fark ediyorsunuz. Benim her şeyim yasak. Mesela okula gittiğinde andımızı okursun değil mi? “Türküm doğruyum çalışkanım.”Biz o yaşta hiçbir zaman Türküm demiyorduk.
Kürdüm, doğruyum, çalışkanım diyorduk. Sadece ben değil. Bütün çocukların yüzde 99’u bu şekilde okurdu. Fark edilenler de cezalandırılırdı.
Öğretmenler törenin arasında dolaşırdı ve dayak yiyeceklerini bile bile oradaki hiçbir çocuk varlığını Türk varlığına armağan etmeye gönüllü değildi. Bu yaştaki çocuklar dayak yiyeceğini bile bile ‘Ben Kürdüm doğruyum, varlığım; Kürt varlığına armağan olsun’ diyorduk.
Bu benim Türkçeyi öğrenmem için yapılan bir şey değil. Aslında bu benim dilimden nefret edildiği için yapılıyordu. Kürt kimliğimden nefret edildiğini gerçekten o yaşta fark ediyorsun. Bir gün öğretmen ‘Kürtçe konuşmak yasak’ dediğinde tam anlamıyla dilsizleştim. Türkçe bilmiyorsun, Kürtçe yasak; mecburen susuyorsun. Okul, bizim için özgüvenimizi kaybettiğimiz bir korku mekanı haline geldi.”
‘Türkçe bilmiyorduk, Kürtçe konuşana ceza vardı’
Nevzat, Kürtçe doğup Türkçe yaşamak zorunda kalmanın yarattığı derin kopuşu “evi yıkılan bir insanın dünyasının dağılması” olarak betimliyor. Çocukluğunda tek kelime Türkçe duymadan, bütünüyle Kürtçenin hakim olduğu bir atmosferde büyüdüğünü belirten Nevzat, okul hayatıyla birlikte başlayan dilsizleşme ve kimliksizleşme sürecini şu sözlerle aktarıyor:
“Anne ve babam Kürtçeden başka dil bilmezlerdi; yedi yaşına kadar başka bir dilin varlığından bile habersizdim. Okula başladığımızda, tamamen yabancı bir dil olan Türkçeyle karşılaştık. Gittiğimiz YİBO’da (Yatılı İlköğretim Bölge Okulu) tek bir slogan vardı ‘Türkçe konuş’. Aslında hoca bize sadece ‘Türkçe konuş’ demiyordu, bir bakıma ‘susun’ diyordu. Kürtçe konuşana ceza vardı, Türkçe ise henüz bildiğimiz bir dil değildi. Bu iki yasak arasında yıllarca sustuk. Harfleri tanımıyorduk, kelime bilmiyorduk; koca bir boşluğun içine düşmüştük.”
Eğitim hayatının ilk yıllarının sadece dil bariyerini aşmaya çalışmakla geçtiğini ve bu durumun toplumsal bir başarısızlığa yol açtığını ifade eden Nevzat, yaşadığı özgüven kaybını ve dildeki silikleşmeyi şu şekilde dile getiriyor:
“Sınıfımız 45 kişiydi, ikinci sınıfa geçtiğimizde sadece iki-üç kişi Türkçe konuşabiliyordu; onlar da evinde televizyon olanlardı. İki yılımız hiçbir şey öğrenemeden geçti. Matematik hesaplarını zihnimizde yapabiliyorduk ama bunu Türkçeye çeviremiyorduk. Bir süre sonra konuşmanın ayıplanacak bir şey olduğunu düşünmeye başladık; dilsiz, kimliksiz ve silik bir kişiliğe büründük. 8. sınıfa geldiğimizde 45 kişiden geriye 20 kişi kalmıştı. Diğerleri dille ve okulla bağ kuramadıkları için okulu bıraktı. Anadilinde eğitim olmayınca, başarısız bir toplum ortaya çıkmış oldu. O dönem zihnimde, herkesin çocukken Kürtçe konuştuğu ama büyüdükçe Türkçe konuştuğu gibi bir algı vardı.”

‘Korku içime öyle yerleşti ki eğitim hayatımı bırakmak zorunda kaldım’
Hülya, çocukluğunu Kürtçenin mutlak hakimiyetinde geçen bir dönemin ve bütünüyle bu dille kurulan bir dünyanın içinde tanımlıyor. Onun için anadili meselesi, okul sıralarında tanıştığı “korku” ile başlayan ve bir kuşağın eğitimden koparılmasına varan bir kırılma noktası. Televizyon ve teknolojiden uzak köy yaşamından okul sistemine geçişini şu sözlerle aktarıyor:
“Köyde herkes Kürtçe konuşurdu, dünyamız sadece kendi dilimizle kuruluydu. Okula başladığımda hiç Türkçe bilmiyordum. Öğretmenler ellerindeki çubuklarla bizi döver, sürekli sert davranırlardı. ‘Neden Kürtçe konuşuyorsunuz?’ diye kızarlardı ama kendimizi ifade edebilmek için mecburen o dilde konuşuyorduk. Okul, bizim için eğitim yeri değil, büyük bir korku mekanıydı. Bu korku öyle içime yerleşti ki daha çocuk yaşta eğitim hayatımı bırakmak, okuldan tamamen uzaklaşmak zorunda kaldım.”
Türkçeyi ancak yıllar sonra İstanbul’a taşındığında gündelik hayatın içinde öğrenebildiğini anlatan Hülya, anadilinde eğitimden mahrum kalmanın kamusal alanda yarattığı mağduriyetleri şu ifadelerle vurguluyor:
“Annem Türkçe bilmediği için hastanelerde bile çok zorlanırdı; doktorlar bize bağırırdı, annem derdini anlatamazdı biz çocukları olarak anneme tercümanlık yapmak zorunda kalırdık, hala da öyle. Okulda öğrendiğim okuma yazmayı da zamanla unuttum Türkçem pek de iyi değildi zaten, yıllar sonra kadınlar için açılan Türkçe okuma yazma kurslarına gittim kursta yeniden Türkçe öğrenme sürecim başladı.
Geçmişte kamusal alanda sokakta Kürtçe konuşmaya utanır hale getirilmiştik; üzerimizde görünmeyen ama çok ağır bir baskı vardı. İnsanların üzerinde baskı olduğu için kendi anadilini konuşmak çekinilecek bir şey gibi hissettiriliyordu.”
Konuştuğumuz kişiler üniversitenin de Türkçeyle ilk tanıştıkları günden çok da bağımsız olmadığını, Kürtçe aksanlarıyla dalga geçildiğini, bunun kimilerinde büyük özgüven kayıplarına sebep olduğunu; sistemin her seferinde farklı biçimlerde asimile etme ve kimliksizleştirmenin biçimleri ile karşılarına çıktığını, bazılarının ilkokulu dahi bitirmediğini ve kimliklerine ve dillerine daha sıkı bağlandığı bir noktaya evrildiğini anlattılar.
Eğitim sürecinde yaşananlar

Eğitim hayatı boyunca ana dilinden uzaklaştırılmanın yalnızca konuşma pratiğini değil, yazma, okuma ve düşünme biçimlerini de etkilediğini anlatan İmren, ana diliyle yeniden kurduğu bağın hayatındaki yerini şu sözlerle ifade ediyor:
“Üniversitelerde kulüp çalışmaları yürütülür, Kürtçe dil kursları açılırdı. Bütün baskılara rağmen herkeste ve her kurumda çok güçlü bir mücadele iradesi vardı. İstanbul’da politik anlamda çok bilinçlendim; anadilime dair farkındalığın ve mücadelenin önemini kavradım. Bu konuda mücadele ettim. Zaten İstanbul’a gelir gelmez Kürt Enstitüsünden Kürtçe ders almak ve evde, yurtta “Hînker” kitabı bulundurmak Kürt öğrenci olmanın şanındandı. Bu döneme denk geldiğim için bir bakıma şanslıyım da. Kürtçeyi bugün aktif olarak kullanabiliyorum ama 20’li yaşlarımda Kürtçe ders almaya başladım. Anadilimde yazmayı ve okumayı o zaman öğrendim. İlk kez Kürtçe okuduğum günü hiç unutmuyorum. Kendi anadilimi okuyamamak ağır bir histi. Ama kısa süre sonra okuyabildiğimde yaşadığım ferahlığı hayatım boyunca başka hiçbir şeyde yaşamadım. Sanki zihnimde bir berraklık oluşmuştu. Eksik olan şey konuşmak değil; okuyabilmek, yazabilmek ve düşüncelerini ifade edebilmekti.”
Eğitim hayatı boyunca Kürtçe düşünerek Türkçe konuşmaya çalışmanın bir “tercüme yorgunluğu” yarattığını belirten Hasan, dilin sadece bir iletişim aracı değil, bir hafıza meselesi olduğunu şu sözlerle vurguluyor:
“Bütün eğitim hayatım boyunca Kürtçe düşünüp Türkçeye çeviri yaparak konuştum. Üniversitede bile o cümleyi kafanda kurup çevirirken yaşadığın duraksamalar, hep bir özgüvensizlik olarak geri döndü. Bir dili yok ettiğinizde sadece kelimeleri değil; o dildeki ninnileri, hikayeleri ve toplumsal hafızayı da yok ediyorsunuz.”
Nevzat, üniversite yıllarında yaşadığı bu anı üzerinden, çocuklukta başlayan dilsizleşme ve aksanı nedeniyle alay edilme korkusunun yetişkinlikteki izlerini şu sözlerle aktarıyor:
“Üniversitedeyken ön sırada oturmuştum o gün. İş hukuku diye bir dersimiz vardı.
Hoca da geldi soru sordu. Ben cevabı biliyordum. Hoca bana soru sordu.
Nevzat dedi kalk soruyu sorduktan sonra ben de cevaplasam arkadaşlar benimle dalga geçer ya da gülerler diye. Çekindim. Döndüm yanımda ki Türkçesi iyi olan bir arkadaşım vardı.
Aynı soruyu ona sordum. Hoca bana döndü. Ben sana sordum.
Hocam ben de buna sordum dedim. O şekilde bir gülüşme falan da olmuştu. Öyle bir anımız da oldu. Ama ondan sadece çekindiğim şey ben konuşursam sınıftakiler benimle dalga geçer. Dalga geçeceklerine en azından soruyu o şekilde üstümden diğer arkadaşa çevirdim.
Sağ olsun arkadaşa cevap verdi hocaya. O şekilde o sorudan kurtulmuş olmuştum. Ama buna benzer birçok örnek oldu yani hayatımda.”
‘Kürtçeyle barışmayanın toplumla da barışabileceğine inanmıyorum’
Bugün dönüp baktığında anadilinde eğitim alamamanın yarattığı kaybın sadece bir ders meselesi olmadığını vurgulayan İmren, toplumsal barışın yolunun dilin kabulünden geçtiğini şu sözlerle vurguluyor:
“Politik ve ulusal bilincim geliştikçe Kürtçe dersleri almaya başladım. Türkçeyi ilk öğrendiğim anı hatırlamıyorum ama ilk kez Kürtçe okuduğum günü hiç unutmuyorum. Okuyamadığım için utanmıştım. Kendi anadilimi okuyamamak ağır bir histi. Ama kısa süre sonra okuyabildiğimde yaşadığım ferahlığı hayatım boyunca başka hiçbir şeyde yaşamadım.
‘Yeniden hayata gelsen neyi değiştirmek isterdin?’ diye sorsalar, ilk beş şeyden biri kesinlikle anadilimde eğitim almak olurdu. Çünkü bugün geriye dönüp baktığımda, benden alınanın sadece bir eğitim hakkı değil; kendi dilimde düşünme ve kendimi ifade etme hakkı olduğunu görüyorum. Eğer bu ülkede gerçek bir barıştan söz edilecekse, bunun yolu Kürtçeyle barışmaktan geçiyor. Kürtçeyle barışmayan bir devletin toplumla da gerçek anlamda barışabileceğine inanmıyorum.”
‘Dil; hafızadır, kimliktir’
Hasan anadilinin yaşamın en temel hakkı olduğunu ve bu köklerin ne kadar derin olduğunun önemini şu sözlerle örneklendiriyor:
“Bugün hala bahçemizi kazdığımızda, 90’larda asker baskınlarından korkup annemin gömdüğü ama yerini unuttuğu o eski Kürtçe kasetler çıkar topraktan. Kürtçe bin yıldır bir devlet dili olmamasına rağmen bugüne gelebilmişse, bu onun köklerinin ne kadar derin olduğunu gösterir. Çünkü dil hafızadır, kimliktir ve insanın en temel yaşam hakkıdır.”
‘Bir halkın zinciri önce diline vurulur’
Nevzat, dilin üzerindeki baskının ve asimilasyonun bugün dijital çağla birlikte çok daha hızlı ilerlediğini belirterek, anadilinin önemine dair de şu vurguyu yapıyor:
“Kendi dilinde doğru düzgün kendini ifade edemeyen bir insan, diğer dillerde de hep bir yetersizlik hissediyor diyor. Bugün asimilasyon öyle bir noktaya geldi ki yeğenlerim artık evde kendi aralarında Türkçe konuşuyor. Oysa anadili kesinlikle önemlidir; anadilini iyi öğrenen birinin diğer dillere karşı çekingenliği de kalmaz. Eğer anadilimde eğitim alsaydım, hayata 5-0 geriden başlamaz; daha özgüvenli ve başarılı olurdum. Bir halkın zinciri önce diline vurulur. Bir insanın anadili onun evidir; evi yıkılanın dünyası dağılır” diyor.
‘Dilini saklamadan konuşabilmek bir haktır’
Hülya, bugün başka diller öğrense de içindeki anadili özleminin ve kimlik bağının hiçbir zaman dinmediğini şu sözlerle dile getiriyor:
“Şimdi başka bir dil öğreniyorum, bir metni okuduğumda mutlu oluyorum ama içimdeki asıl duygu hiç değişmiyor: Keşke kendi anadilimde okuyup yazabilseydim. Evde çocuklarımla hep Kürtçe konuştum; onlar Türkçeyi okulda öğrendi, ben ise Türkçeyi onlardan öğrendim. Bir insanın kendi dilini koruması, geçmişiyle ve kimliğiyle olan bağını koruması çok güzel bir şeydir. Dilini saklamadan konuşabilmek bir haktır çünkü bir insanın anadili onun hafızasıdır.”
Yüksek Genç: Şehirleşmeyle birlikte anadili ev içine hapsedildi
Asimilasyonun sadece okul sıralarında değil, artık sokakta ve dijital dünyada çok daha erken yaşlarda başladığını belirten Sosyo Politik Saha Araştırma Merkezi Koordinatörü Yüksel Genç, bu durumun derin bir özgüven kırılmasına ve kimlik karmaşasına yol açtığını vurguluyor. Genç, “Geçmişte çocuk anadiliyle en büyük kırılmayı okulda yaşıyordu. Ancak şimdi bu travma anı sokakta, televizyonda ve internet oyunlarında başlıyor. Çocuk, okula varana kadar ailesiyle ve anadiliyle olan bağında bir kopuş sürecine giriyor,” ifadelerini kullanıyor.
Genç, özellikle şehirleşmeyle birlikte anadilinin ev içine hapsedildiğini ve kamusal alandan dışlandığını hatırlatıyor:
“Kuşaklar arası dil akışına baktığımızda dramatik bir tabloyla karşılaşıyoruz. 30-40 yaş grubundakiler ebeveynleriyle %80 oranında Kürtçe konuşurken bu oran kendi çocuklarıyla iletişimde %15’lere kadar geriliyor. Yani tek bir kuşakta devasa bir kırım yaşanıyor.”
‘Ben yaşadım çocuğum yaşamasın’
Ebeveynlerin çocuklarını koruma güdüsüyle hareket ederken aslında onların en büyük savunma mekanizmasını ellerinden aldığını belirten Genç, 90’lı yıllarda dil bariyeri nedeniyle travma yaşayan kuşağın tutumuna dikkat çekiyor:
“İnsanlar ‘ben zorlandım, çocuğum zorlanmasın, dışlanmasın’ diyerek kişisel travmalarını çocuklarına aktarmamak adına onlara kendi kültürlerini de aktarmamayı tercih ediyor. Ancak bu ‘korumacı’ yaklaşım, çocuğu bir fanusun içine hapsediyor. Kendi değerleri üzerinden bir benlik kuramayan, dirençsiz ve kırılgan kuşaklar yetişiyor. Aileler çocuklarını koruduklarını düşünürken, aslında onların en büyük korunağı olan kimliklerini ellerinden alıyorlar.”
Seçmeli dersler ve ‘imdat çığlığı’
Haberde, anadilinde eğitim talebinin toplumsal bir ‘imdat çığlığı’ olduğunu vurgulayan Genç, mevcut seçmeli ders sisteminin yapısal engellerle işlevsizleştirildiğini ifade ediyor:
“Saha araştırmalarımız, asimilasyon politikalarına rağmen halkın %90’lar civarında anadilinde eğitim talebini diri tuttuğunu gösteriyor. Bu, ailelerin anadillerini korumak için attığı bir çığlıktır. Ancak devlet, seçmeli dersi bir ‘lütuf’ gibi sunarken aynı zamanda onu görünmez kılıyor. Aileler talep etse de ‘hoca yok, materyal yok’ denilerek çocuklar iradeleri dışında farklı derslere yönlendiriliyor. Dilin ekonomik bir karşılığının olmaması ve kamusal alandaki dışlanma korkusu, asimilasyonu teknolojik araçlarla evlerin içine kadar sokuyor.”
Kirmançkî (Zazaki) için alarm zilleri: Folklorik bir hatıraya dönüşebilir
Yüksel Genç, özellikle Kirmançkî (Zazaki) üzerindeki asimilasyonun çok daha dramatik boyutlarda olduğunu belirterek şu tespiti yapıyor:
“Kirmançkî gerçek anlamda alarm veriyor. Anadili Kirmançkî olan her 10 ebeveynden sadece 2 veya 3’ü bu dili çocuklarına öğrettiğini söylüyor. Eğer yasal güvenceler, sosyal politikalar ve dilin yaşatılmasına dair acil tedbirler alınmazsa bir iki kuşak sonra bu dil yaşayan bir iletişim aracı olmaktan çıkıp sadece bayramlarda, düğünlerde hatırlanan folklorik bir lehçeye dönüşecek.”
Genç’e göre, dilin sadece yaşlıların konuştuğu bir “anı dili” olmaktan kurtarılmasının yolu, onu “çekici” kılacak seferberliklerden ve kamusal alandaki yasal statüden geçiyor. Aksi takdirde, binlerce yıllık bir hafıza, gündelik yaşamın içinden çekilerek sadece arşivlerde yaşayan birer folklorik ögeye indirgenme riskiyle karşı karşıya kalıyor.




