Foreign Affairs (FA) dergisinde Dominic Tierney imzasıyla yayımlanan analizde, ABD-İran savaşının askeri gerçeklerden ziyade algılar ve beklentiler üzerinden şekillendiği vurgulanıyor.
Analizde Washington’un mutlak zafer beklentisi ile Tahran’ın ‘ayakta kalmayı başarı sayan’ direnç stratejisinin karşılaştırılırken, savaşın “geçici” sonucunu belirleyen temel unsurun sahadaki askeri istatistiklerden çok tarafların bunu kendi toplumlarına nasıl bir hikâye ile pazarladığı sorusu soruluyor.
Siyaset bilimi profesörü, Dış Politika Araştırma Enstitüsü’nde kıdemli araştırmacı ve The Atlantic’in eski editörü olan Tierney metinde, diplomasinin, kamuoyu algısının ve siyasi retoriğin, en az silahlı çatışmanın kendisi kadar belirleyici olduğunu vurguluyor.
FA’de “İran savaşı bir beklentiler oyunu: Algılar çatışmanın sonucunu nasıl şekillendiriyor?” başlığıyla yayımlanan analiz şöyle:
“8 Nisan’da ABD ve İran iki haftalık ateşkes anlaşmasına vardı. Ancak İslamabad’daki iki günlük müzakerelere ve ikinci tur görüşmelere dair spekülasyonlara rağmen, taraflar savaşı sona erdirecek kalıcı bir anlaşmaya henüz ulaşamadı. Bunun nedeni, her iki tarafın da defalarca “tam zafer” ilan etmiş olması olabilir.
11 Nisan’da İslamabad görüşmelerinin ilerleyişi sorulduğunda ABD Başkanı Donald Trump, ‘Ne olursa olsun biz kazanırız. O ülkeyi tamamen yendik’ dedi. Birkaç gün önce ise İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi, ABD’nin “inkâr edilemez, tarihi ve ezici bir yenilgi” yaşadığını açıklamıştı.
Bu rekabetçi zafer iddialarını değerlendirmek ilk bakışta tarafların maddi kazanç ve kayıplarının tarafsız bir sayımını gerektiriyormuş gibi görünse de, savaşlarda kimin kazandığına dair objektif bir ölçüt bulunmuyor. Zafer, bakanın gözündedir. Maddi sonuçlar, başarı ve başarısızlık anlatılarını şekillendiren birçok faktörden yalnızca biri.
Psikoloji, algı yönetimi, medya ve siyasi propaganda gibi unsurlar da anlatıyı önemli ölçüde çarpıtıyor. Savaşın kimin kazandığına dair baskın hikâye, siyasi sonuçlar doğurabiliyor ve bazen savaş meydanındaki gelişmelerden daha belirleyici olabiliyor.
Washington açısından durum talihsiz. ABD, İran’a karşı askeri üstünlük sağlamış, ülkenin silahlı kuvvetlerine ağır hasar vermiş ve buna karşılık nispeten az kayıp vermiş olabilir. Ancak Amerikalıların ordularından beklentileri çok yüksek. Sadece İran İslam Cumhuriyeti’ne darbe indirmek onları pek etkilemiyor.
Amerikalılar, bir savaşı net zafer olarak ancak karşı tarafın rejimini devirip yerine dost bir yönetim getirdiğinde görüyor. İran büyük yıkıma uğramasına rağmen hükümeti hâlâ iktidarda. Bu nedenle Amerikalılar, özellikle Trump’ın bombalamaların “İran’ın kayıtsız şartsız teslimiyeti” ile sonuçlanacağı vaadi göz önüne alındığında, savaşı kaynak israfı olarak görmeye meyilli.
Tahran ise anlatıyı ele geçirme konusunda çok daha avantajlı konumda. Savaşı başlatmayan zayıf bir güç olarak, ağır askeri kayıplar yaşasa bile “hayatta kalmayı” zafer diye sunabiliyor. İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi, 8 Nisan’daki ateşkes kutlama bildirisinde şöyle demişti: “İran’ın suçlu düşmanları bu zalim savaşa başladıklarında, kısa sürede İran üzerinde tam askeri hakimiyet kuracaklarını ve İran’ı teslim olmaya zorlayacaklarını hayal ediyorlardı.
İran’ın füze ve insansız hava aracı ateşinin hızla söndürüleceğini düşünüyor, İran’ın böyle güçlü bir karşılık verebileceğine inanmıyorlardı.”Washington ile Tahran arasındaki savaş henüz bitmiş olmayabilir. Ateşkesler genellikle kırılgandır ve iki hükümet birçok konuda uzakta duruyor. Ancak ABD’nin başarısızlığı ve İran’ın başarısı algısı yerleşirse, bunun kalıcı sonuçları olabilir. ABD’de bu anlatı Cumhuriyetçi Parti’yi zayıflatıp Kasım’daki ara seçimlerde Demokratların şansını artırabilir.
Aynı zamanda İran yönetimini güçlendirerek Washington’un saldırısına direndiğini övmesine, nükleer silah peşinde daha fazla cesaretlenmesine yol açabilir. Böyle bir senaryoda, yaralı ve yorgun düşmüş bir ABD’nin karşılık vermemesi muhtemel görünüyor.ABD ordusu, İran’a karşı yürüttüğü harekâtta dikkate değer taktik yetenek gösterdi. Üst düzey İranlı liderlerin suikastına yardımcı oldu, binlerce hava saldırısı düzenledi ve geçmiş savaşlara göre son derece düşük sayılan 13 kayıp verdi.
Hatta iki ABD uçağı İran topraklarında düşürüldüğünde, Amerikan özel kuvvetleri mürettebatı ustalıkla kurtardı.Ancak savaşın optiği Washington’dan yana değil. Çünkü Amerikalıların “savaş tarzı” ya da büyük çatışmalara bakışları, yalnızca taktik üstünlüğü ödüllendirmiyor.
Amerikalılar kazanmayı, düşmanı tamamen yenmek, rejimini yıkmak ve yerine dost ve “demokratik” bir hükümet kurmak olarak tanımlıyor. Bu geniş vizyonun nedeni, ABD’nin muazzam gücü ve Amerikalıların sonuç beklentisi. İdealizm nedeniyle savaşın ahlaki bir amaç taşıması gerektiğine de inanıyorlar.
Amerikalılar için savaş modeli İkinci Dünya Savaşı’dır: Nazi Almanyası, faşist İtalya ve emperyal Japonya’nın tamamen yenildiği, etik netlik ve ortak amaç içeren bir sefer.
Oysa İkinci Dünya Savaşı tipik bir çatışma değildi. ABD’nin çoğu savaşı daha sınırlıdır ve genellikle rejim değişikliği hedeflemez. Buna rağmen Washington askeri hedeflerinin çoğuna ulaşsa bile Amerikalılar sonuçlardan memnun kalmayabiliyor.
Kore Savaşı’nda ABD Güney Kore’yi Kuzey Kore işgalinden başarıyla savundu; ancak 1953’te savaş bittiğinde çoğu Amerikalı bunu nitelikli bir başarıdan ziyade karanlık bir çıkmaz olarak gördü. Çünkü büyük ölçüde savaş öncesi statükoya dönülmüştü.
Benzer şekilde 1991 Körfez Savaşı’nda Irak güçleri Kuveyt’ten hızla çıkarıldı ama Bağdat’a ilerlenmedi. Anketlere göre Amerikalılar Saddam Hüseyin iktidarda kaldığı için bunu zafer saymadı. Rejim değişikliği bile zafer garantisi vermiyor.
2003’te Saddam devrildiğinde Amerikalıların yüzde 70’i savaşı değdiğine inanıyordu; ancak beş yıl sonra bu oran yüzde 34’e düştü. Bu savaş anlayışı nedeniyle Amerikalıların bugün İran’da kendilerini kazanan taraf olarak görmesi çok zor.
Sonuç, onların yüksek başarı çıtasının çok altında kaldı. İran hükümeti yalnızca hayatta kalmakla kalmadı, tamamen dik duruyor. ABD ve İsrail dönemin İran Yüce Lideri Ali Hamaney’i öldürdü ancak yerine oğlu Mucteba geçti.
Nükleer altyapıya darbe vuruldu ama Tahran hâlâ büyük yeraltı zenginleştirilmiş uranyum stokuna sahip. Devrim Muhafızları karargâhını kaybetti ama ülke üzerindeki kontrolü eskisinden daha fazla.Anketler, Amerikalı gözlemcilerin İran savaşını gereksiz ve kötü planlanmış bir başarısızlık olarak gördüğünü gösteriyor. Nisan ortasında Ipsos’un yaptığı ankete göre Amerikalıların yalnızca yüzde 24’ü, maliyet ve faydalar dikkate alındığında ABD’nin İran’daki askeri eyleminin değdiğine katılıyor.
Demokrat liderler geçmişte devam eden bir askeri harekâtı eleştirmenin vatanseverlik karşıtı görüneceğinden endişe ederdi; ancak bu kez operasyonu açıkça eleştiriyorlar. Demokrat Senatör Chris Murphy Mart sonlarında “Ülkemizin tarihinde savaş yürütmede bu seviyede bir yeteneksizlik görmedik” dedi.
Senato Azınlık Lideri Chuck Schumer ise savaşı “ABD’nin tarihte aldığı en kötü askeri ve dış politika eylemlerinden biri” ve “devasa bir kaos” olarak nitelendirdi.Elbette İran savaşına yönelik olumsuz görüşlerde partizanlık da etkili.
ABD aşırı kutuplaşmış durumda ve muhalefet, savaş meydanındaki bilgilerden ziyade Trump’a yönelik duygulardan kaynaklanıyor olabilir. Ancak partizanlık tek başına ulusal şüpheci havayı açıklamıyor. Demokratlar savaşa büyük ölçüde karşı çıkarken Cumhuriyetçiler daha bölünmüş durumda; Ipsos anketine göre Cumhuriyetçilerin yalnızca yüzde 55’i savaşı maliyet-fayda açısından değdiğine inanıyor.
Trump bu durumdan başkalarını değil yalnızca kendini sorumlu tutmalı. Savaş öncesi Amerikalıları çatışmanın gerekliliğine ikna etmek veya Demokratlar ile müttefikler arasında destek oluşturmak için neredeyse çaba göstermedi.
Böyle bir diplomasi, çatışma başladığında eleştirileri yumuşatabilirdi. Ayrıca zafer çıtasını imkânsız yüksek bir seviyeye koydu: Savaşın ilk günlerinde İran’ın toplam yenilgisini istedi, rejimin çökeceğini öngördü. Ardından birkaç hafta sonra, benzin fiyatları yükselirken ve İran hükümeti hiçbir taviz vermemişken savaşı kazandıklarını ilan etti. Bu, 2003’te George W. Bush’un “Görev Tamamlandı” pankartı önünde yaptığı erken zafer konuşmasını andırıyor.
İran’ın savaş deneyimi ise ABD’ninkinin tam tersi. Amerikalıların aksine İranlılar 7/24 hava saldırılarına maruz kaldı, donanmasının ve hava kuvvetlerinin çoğunu kaybetti, binlerce askeri ve sivil kaybı yaşadı. Buna rağmen Tahran “kazandığını” ilan etmekte çok daha kolay bir konumda.
Bunun bir nedeni otoriter sistem; İran, en azından kendi içinde savaş anlatısını kontrol edebiliyor. Daha önemlisi, Washington’dan çok daha zayıf olması nedeniyle beklentiler düşük. İran için hayatta kalmak başlı başına zafer sayılıyor; bu, İran İslam Cumhuriyeti’nin güçlü ABD ve İsrail orduları tarafından bile yıkılamayacağının kanıtı.
İran, hayatta kalarak zafer iddia eden ilk aktör değil. 2006’da İsrail Hizbullah’a karşı savaş açıp ağır darbe indirdi ancak sonuç hem İsrail hem Lübnan’da Hizbullah’ın zaferi olarak görüldü; çünkü grup ayakta kaldı ve İsrail’e roket atmaya devam etti.
Bugün İran savaşının eleştirmenleri de Tahran’ın füze ve İHA ateşini sürdürebilmesini “İran başarısı” olarak gösteriyor. İran ayrıca Hürmüz Boğazı’nı kapatmadaki başarısıyla da zafer ilan edebiliyor. Boğazın kontrolü somut bir kazanç; gemilerden geçiş için 2 milyon dolar aldığı ve Çin’e petrol akışının savaş öncesi gibi devam ettiği belirtiliyor. Ancak boğaz, çatışmanın tanımlayıcı meselesi haline geldi ve zafer anlatısını Tahran lehine çarpıttı.Tarihte tek bir güçlü çerçevenin zafer anlatısını belirlediği örnekler var.
1962 Küba Füze Krizi’nde Sovyet gemilerinin ABD ablukası karşısında durması, geri çekilme izlenimi yarattı ve ABD’yi kazanan taraf gösterdi.Trump, başarısızlık algısını önlemek için savaşı yeniden başlatmayı veya karadan asker göndermeyi düşünebilir. Ancak ABD’nin tırmandırması felaket reçetesi olabilir.
Amerikalılar zafer standartları yüksek olsa da İran’a karşı topyekûn savaşı desteklemiyor; Orta Doğu’da yeni çatışmalara bulaşmaktan çekiniyorlar. Birçok Amerikalı için İran harekâtı ne görkemli ne de zorunlu görünüyor. Emekli General Stanley McChrystal’ın Mart sonlarında New York Times’a dediği gibi: “Bu savaşı beğeniyorsanız ilk kısmının tadını çıkarın, çünkü en iyi kısmı bu. Bundan sonrası daha zor olacak.”
Amerikalıların, İranlıların ve diğerlerinin savaşı nasıl hatırlayacağı derin siyasi sonuçlar doğurabilir. ABD’de “ABD yenilgisi” algısı MAGA koalisyonunu bölebilir, Cumhuriyetçilerin ara seçim şansını zedeleyebilir. Trump “sonsuz savaşlar” dönemini bitirip sürekli zaferler çağı başlatacağını vaat etmişti; seçilmiş bir savaşı kaybetmek markasına zarar verir.
İran’da ise “zafer” algısı rejimi daha da kökleştirebilir, sertleştirebilir ve radikalleştirebilir. Diplomasi saldırıdan korumazken askeri direniş sonuç verdiğinde, rejim daha agresif adımlar atma cesareti bulabilir.Bu kazanma ve kaybetme hikâyeleri, iki ülkenin birbirine yaklaşımını yeniden şekillendirecek. ABD’de “İran savaşı sendromu” oluşursa, Washington İran’ın nükleer silaha koşması durumunda harekete geçmekte zorlanabilir.
İran, ABD’nin savaş meydanındaki yeteneğine saygı duyuyor ancak İslam Cumhuriyeti’ni devirip yerine pro-Amerikan demokratik bir yönetim kurma hedefi, makul maliyetle ulaşılamayacak kadar yüksekti. Savaş baştan itibaren kaybedilmiş bir davaydı.”




