Fosil yakıtlardan çıkış meselesi, her zaman iklim müzakerelerinin en büyük kör noktalarından biri oldu. Otuz yılı aşkın süredir yapılan COP zirveleri, çoğu zaman iklim krizinin belirtilerini, yani emisyonları, karbon muhasebesini, piyasa mekanizmalarını, teknoloji vaatlerini ve “net sıfır” hedeflerini tartıştı; ama krizin ana kaynağı olan kömür, petrol ve gaz üretiminin nasıl, ne zaman ve kim tarafından sona erdirileceği sorusunu pek de dikkate almadı. Bu nedenle iklim politikası uzun süre bacadan çıkan dumanı ölçen bir düzene sıkıştı.
Fosil yakıtlardan çıkış, yalnızca teknik bir enerji dönüşümü olarak ele alındığında, mevcut güç ilişkileri yerinde kalır. Kömürden çıkılır ama enerji şirketlerinin kâr mantığı sürer; petrol azaltılır ama kritik mineraller üzerinden yeni bir ekstraktivizm başlar; gaz “geçiş yakıtı” ilan edilir; karbon piyasalarıyla kirletme hakkı yeniden paketlenir; nükleer, hidrojen, karbon yakalama ve ofset mekanizmaları “çözüm” diye sunulur. Oysa ekolojik yıkımın gerçek çözümü, yalnızca enerji kaynağını değiştirmek değil, enerji sisteminin mülkiyetini, yönetimini, amacını ve toplumsal ilişkilerini dönüştürmektir. Bu nedenle enerji demokrasisi, fosil yakıtlardan acil ve adil çıkış tartışmasının omurgasıdır.
Enerji demokrasisi, enerjiyi bir meta değil, kamusal ve kolektif bir hak olarak görür. Soru yalnızca “Hangi enerji?” değildir; “Enerji kimin için, kimin denetiminde, hangi ekolojik sınırlar içinde, hangi toplumsal ihtiyaçlara göre üretilecek?” sorusudur. Bu bakış açısından fosil yakıtlardan acil ve adil çıkış, şirketlerin yeni yatırım alanı açtığı bir yeşil büyüme hamlesi değil; halkların, işçilerin, kadınların, köylülerin, yerli halkların, göçmenlerin, gençlerin ve ön saflardaki toplulukların söz ve karar hakkına dayalı demokratik bir yeniden kuruluş sürecidir.
Bu açıdan Santa Marta Konferansı önemli bir eşik oluşturdu. Kolombiya’nın Santa Marta kentinde 24–29 Nisan 2026’da düzenlenen Birinci Fosil Yakıtlardan Uzaklaşma Konferansı, türünün ilk örneği olarak kömür, petrol ve gazdan çıkışı doğrudan gündemine aldı. Kolombiya ve Hollanda’nın ev sahipliğinde yapılan toplantıya 57 ülke, 13 paydaş grubu ve 1.500’den fazla katılımcı katıldı. Görüşmeler üç temel başlık etrafında yürütüldü: Fosil yakıtlara ekonomik bağımlılığın azaltılması, arz ve talebin dönüştürülmesi ve uluslararası işbirliğinin güçlendirilmesi.
Santa Marta’nın tarihsel önemi, COP süreçlerinde çoğu zaman çevresinden dolaşılan bir soruyu masanın ortasına koymasıdır: Fosil yakıt üretimi nasıl sonlandırılacak? Bu soru, yalnızca tüketici davranışlarına, enerji verimliliğine ya da karbon fiyatlamasına indirgenemez. Çünkü fosil yakıt sistemi aynı zamanda devlet bütçelerine, borç rejimlerine, ticaret anlaşmalarına, enerji güvenliği söylemine, savaşlara, ulaşım ve gıda sistemlerine, petrokimya sektörüne ve küresel finans mimarisine bağlıdır. Santa Marta, bu karmaşık bağımlılık ağının uluslararası düzeyde konuşulması bakımından bir kapı araladı. Zirve bağlayıcı bir anlaşma üretmedi; ama fosil yakıtlardan çıkış için ayrı bir siyasal zemin oluşturdu ve üç çalışma hattı ile sürecin COP müzakerelerine nasıl taşınacağına dair bir tartışma başlattı.
Ancak Santa Marta’yı yalnızca diplomatik bir başarı olarak görmek eksik olur. Çünkü toplantı, aynı zamanda resmi müzakerelerle halk hareketlerinin talepleri arasındaki mesafeyi de görünür kıldı, ki bu da bir başarıdır. Climate Action Network, konferansın eş ev sahipleri tarafından açıklanan sonuçlarının, Santa Marta’ya gelen yerli halkların, Afro-kökenli toplulukların, feministlerin, gençlerin, sendikaların, çiftçilerin, balıkçıların ve toplumsal hareketlerin güçlü önerilerinin gerisinde kaldığını belirtti. Bu fark, tam da enerji demokrasisinin neden vazgeçilmez olduğunu gösteriyor: Devletler ve şirketler “geçişi yönetmekten” söz ederken, halklar geçişin kimin yararına, hangi haklarla, hangi finansmanla ve hangi mülkiyet biçimleriyle yapılacağını soruyor.
Bu noktada yine aynı tarihlerde Santa Marta’da toplanan Fosilsiz Gelecek İçin Halk Zirvesi’nin yürüttüğü tartışmalar sonucu oluşan Bildirge devreye girdi. Bildirge, fosil yakıtlardan çıkışı yalnızca 1,5°C hedefiyle uyumlu teknik bir iklim politikası olarak değil, kapitalizm, sömürgecilik, patriyarka, ırkçılık, militarizm ve sınıfsal eşitsizliklerle hesaplaşan bütünlüklü bir dönüşüm olarak ele alıyor. Bildirgeye göre iklim krizi, enerji türü tercihinden ibaret değildir; enerjinin nasıl çıkarıldığı, nasıl üretildiği, kim tarafından yönetildiği, hangi ekonomiyi beslediği ve hangi yaşamları feda edilebilir kıldığıyla ilgilidir. Bildirge, fosil yakıt bağımlılığını savaş, işgal, borç, gıda krizi, enerji yoksulluğu, ekolojik yıkım ve toplumsal yeniden üretim kriziyle aynı yapısal düzlemde tartışıyor.
Bildirgenin temel ilkesi, fosil yakıtlardan çıkışın hızlı, adil, eşitlikçi, finanse edilmiş ve hak temelli olması. Küresel Kuzey’in tarihsel sorumluluğunu tanıması, daha hızlı çıkış yapması ve Küresel Güney’e yeni borçlar yaratmayan, hibe temelli, kamusal ve öngörülebilir iklim finansmanı sağlaması gerektiğini savunuyor. Bu finansman yardım değil, tarihsel ve ekolojik borcun bir gereğidir.
Bildirgenin enerji demokrasisi açısından en önemli bölümlerinden biri, enerji yoksulluğuna yaklaşımı. Bildirge, enerjiye erişimi bir piyasa hizmeti değil, kolektif bir hak olarak tanımlıyor ve herkesin güvenli, uygun fiyatlı, yeterli, yenilenebilir ve güvenilir enerjiye erişim hakkı olduğunu söylüyor. Fosil yakıtların enerji yoksulluğunu çözmek için gerekli olduğu iddiasını reddediyor; asıl çözümün merkezi olmayan, dağıtık, topluluklara ait ve kamusal olarak yönetilen yenilenebilir enerji sistemleri olduğunu vurguluyor.
Bu nedenle bildirge, fosil yakıtlardan çıkışı “yeşil ekstraktivizm”e teslim etmeme konusunda da net. Bildirge; kritik minerallerin çıkarılması, işlenmesi, ticareti ve kullanımı boyunca insan hakları, emek hakları, toplumsal cinsiyet adaleti, ekolojik sınırlar ve yerel toplulukların rızası temel alınmalı. Biyoçeşitlilik açısından hassas alanlar, su stresi yaşayan bölgeler, kutsal alanlar ve yerli halkların toprakları maden genişlemesine açılmamalı. Minerallerin savaş ve militarizm için kullanılmasına da açıkça karşı çıkmalıyız, diyor.
Bildirge, sahte çözümlere karşı da açık bir çizgi çekiyor. Karbon yakalama ve depolama, BECCS, fosil projelerde amonyak ve hidrojen birlikte yakma, ofset mekanizmaları ve karbon ticareti gibi yolların fosil yakıtlardan gerçek çıkışı geciktirdiğini savunuyor. Gazı “geçiş yakıtı” olarak gören yaklaşımı reddediyor ve doğrudan yenilenebilir enerjiye geçiş çağrısı yapıyor. Ama burada yenilenebilir enerji, şirketlerin kâr alanı olarak değil; topluluklara ait, kamusal, demokratik biçimde yönetilen, doğanın haklarını ve yerel rızayı esas alan bir sistem olarak tarif ediliyor.
Bu çerçeve, Halkların İklim Zirvesi açısından doğrudan kurucu bir anlam taşıyor. Çünkü HİZ’in COP31’e yönelik eleştirisi de tam bu noktadan başlıyor: Antalya’da yapılacak resmi COP31’in fosil yakıtlardan çıkışa dair bağlayıcı bir irade ortaya koymayan, küresel atık ticaretine alan açan, sorumluluğu bireysel davranışlara indirgeyen ve devletlerle iş çevrelerinin yeni yatırım müzakerelerine sahne olan bir resmi zirve olarak şekillendiği ifade ediliyor.
Türkiye ekoloji hareketi açısından Santa Marta’nın anlamı, fosil yakıtlardan çıkış başlığının artık geri itilemeyecek bir uluslararası gündem haline gelmesidir. Bizler de Antalya’da kurulacak halklar zeminini, fosil yakıtlardan çıkışı yalnızca emisyon azaltımı olarak değil; Akdeniz’de ekstraktivizm, Ortadoğu’da savaş ve militarizm, Türkiye’de maden ve enerji talanı, nükleer dayatması, iklim yasasının piyasacı karakteri, kuşaklararası adalet, toplumsal cinsiyet, emek ve yerel direnişler bağlamında tartışacağız. Ama şunu biliyoruz, fosil yakıtlardan çıkış, devletlerin ve şirketlerin kapalı kapılar ardında yöneteceği bir geçiş olamaz. Üretimden tüketime, finansmandan mülkiyete, teknolojiden yerel rızaya kadar bütün enerji kararlarının demokratikleşmesi gerekir.
Santa Marta bir başlangıç; ama yeterli değil. Fosil yakıtlardan çıkışın diplomatik gündeme girmesi önemli; fakat bu çıkış bağlayıcı hedeflere, kamusal finansmana, ekolojik ve toplumsal adalete, halkların söz hakkına ve şirket egemenliğinin sınırlandırılmasına dayanmadıkça gerçek bir dönüşüm üretmez. Fosilsiz Gelecek İçin Halk Bildirgesi, bu eksikliği tamamlayan politik pusulayı sunuyor: Acil çıkış, adil finansman, sahte çözümlere hayır, enerji yoksulluğuna karşı kamusal hak, militarizme ve yeşil ekstraktivizme karşı mücadele, topluluklara ait demokratik yenilenebilir enerji sistemleri…
COP31’in teknokratik ve piyasacı iklim dilini halkların diliyle kesmek; fosil yakıtlardan çıkışı enerji demokrasisi, barış, ekolojik adalet ve toplumsal eşitlik ekseninde yeniden kurmak durumundayız. Fosilsiz gelecek yalnızca kömürsüz, petrolsüz, gazsız bir gelecek değil. Aynı zamanda şirketlerin değil halkların yönettiği; savaşın değil yaşamın finanse edildiği; enerjinin kâr için değil ortak ihtiyaçlar için üretildiği bir gelecek.




