• Ana Sayfa
  • Manşet
  • FP: ‘Muhammed Bagher Zolghadr ile İran’da yeni bir devlet tipi konsolide oluyor’

FP: ‘Muhammed Bagher Zolghadr ile İran’da yeni bir devlet tipi konsolide oluyor’

Foreign Policy’de (FP) yayımlanan makalede, İran rejimindeki militarizasyon sürecinin yaşanan savaşın ötesinde, aslında on yıllardır devam eden sistematik bir yapılanmanın nihai sonucu olduğu vurgulanıyor.

FP: ‘Muhammed Bagher Zolghadr ile İran’da yeni bir devlet tipi konsolide oluyor’
  • Yayınlanma: 20 Nisan 2026 17:07
  • Güncellenme: 20 Nisan 2026 17:11

İran ile ABD-İsrail arasındaki savaşta 17 Mart’ta öldürülen İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Ali Laricani’nin yerine atanan Muhammed Bagher Zolghadr’a dair Foreign Policy (FP) dergisinde yayımlanan analizinde Menahem Merhavy, İran siyasetindeki derin dönüşümü geleneksel anlatıların ötesine geçerek ele alıyor.

Merhavy, İran İslam Cumhuriyeti’nin teokratik köklerinden sapışını sadece dış askeri baskılara veya tesadüfi krizlere bağlamanın eksik bir yaklaşım olacağını savunuyor. Merhavy, bu yeni devlet yapısının şifrelerini çözmek için bir isme, Muhammed Bagher Zolghadr’ın kariyerine ve onun temsil ettiği “sert mimariye” odaklanılması gerektiğini vurguluyor.

Foreign Policy’de yayımlanan ve Muhammed Bagher Zolghadr’ın yükselişinin, İran’da yeni bir devlet türünün pekişmesi olduğu değerlendirmesine yer verilen makale şöyle:


“İran’da Muhammed Bagher Zolghadr’ın yükselişi, yeni bir devlet tipinin konsolidasyonuna işaret ediyor. İslam Cumhuriyeti, başlangıçta din adamları tarafından yönetilmek üzere kurulmuştu. Bugün ise artık başka bir yapı tarafından yönetildiği geniş kabul görüyor. Ancak bu değişimin kim tarafından ve nasıl gerçekleştiği konusunda yaygın bir yanlış anlama söz konusu.

Birçokları, ABD ve İsrail ile yaşanan savaşın İran yönetimini sertlik yanlısı güvenlik mekanizmasının eline teslim ettiğini öne sürüyor. Bu, kulağa inandırıcı gelen bir anlatı olsa da radikal biçimde eksik. İran siyasetinin askerileşmesi ne mevcut savaşla ne de son on yılın krizleriyle başlamıştır.

Bugün tanık olduğumuz şey, sekülerleşmiş bir güvenlik devletinin ortaya çıkışı değil, tam tersine onun olgunlaşma sürecinin zirvesidir. İran’ın buraya nasıl geldiğini anlamak için ideolojiden veya jeopolitikten değil, yeni yükselen bir İranlı liderin kariyerinden başlamak faydalı olacaktır: Mohammad Bagher Zolghadr.

Ali Laricani’nin savaşın ortasında, mart ortalarında öldürülmesinin ardından Zolghadr’ın onun yerine üst düzey güvenlik danışmanlığına atanması, sıradan bir bürokratik değişiklik değildir. Bu atama, uzun yıllardır İran İslam Cumhuriyeti’ni perde arkasından şekillendiren ve ancak şimdi daha net bir şekilde öne çıkan bir figür tipinin sessizce sahneye çıkışını işaret etmektedir.

Zolghadr, geleneksel anlamda bir siyasetçi değildir. Hiçbir zaman seçimlere, halka hitap etmeye ya da sürekli görünürlüğe bel bağlamamıştır. Kariyeri neredeyse tamamen rejimin “sert mimarisi” içinde şekillenmiştir: İran Devrim Muhafızları Ordusu (IRGC), istihbarat sistemi ve bunları devlete bağlayan yoğun ağlar.

O, devletin tam anlamıyla şekillenmesinden önceki bir nesle aittir. İlk siyasi yuvası, Mansourun adlı gizli devrimci ağdı; bu ağın üyeleri daha sonra IRGC’nin üst kademelerini dolduracaktı. Bu ortamda ideoloji, güvenlik ve örgütlenme ayrı alanlar değil, tek bir bütünün parçalarıydı.

İran-Irak Savaşı bu formasyonu daha da sertleştirdi. Zolghadr’ın IRGC bünyesindeki Ramazan Karargâhı’ndaki rolü, onu savaş, istihbarat ve vekâlet operasyonlarının kesişim noktasına yerleştirdi. Bu sadece cephe tecrübesi değildi; aynı zamanda dolaylı, ağ temelli ve sınırlar ile kurumlar arasında derinlemesine yerleşik bir iktidar kullanma tarzının eğitimini de içeriyordu.

Savaştan sonra siyasete geçmedi. Aksine, siyaset zamanla onun zaten içinde yaşadığı dünyaya benzemeye başladı. IRGC’nin zirvesinde, vekil komutanlık dahil olmak üzere on yıldan fazla süre geçiren Zolghadr, kamusal otorite yoluyla değil, kurumsal derinlik üzerinden nüfuz biriktirdi. O, adeta sistemin iç kablolarının adamı haline geldi.

Zolghadr’ın yükselişi, ancak daha geniş bir değişim bağlamında anlam kazanır. Bu değişim 1990’ların sonlarında başlamıştı. Muhammed Hatemi’nin cumhurbaşkanlığı kısa bir süreliğine siyasi alanı açmıştı. Reformcular sivil toplum, hukuk devleti ve siyasi çoğulculuktan söz ediyordu. Bir an için İran İslam Cumhuriyeti’nin evrilebileceği izlenimi doğmuştu.

Bu durum güçlü bir tepkiyi tetikledi. 1999’daki öğrenci protestoları sırasında IRGC’nin üst düzey komutanları Hatemimi’ye sert bir uyarı gönderdi ve reformların fazla ilerlemesi halinde ordunun müdahale edeceğini açıkça belirtti. Bu uyarının imzacılarından biri de daha sonra yüksek makamlara gelecek olan Muhammed Bagher Kalibaf’tı.

Bu teknik olarak bir darbe değildi ancak bir darbeden çok daha etkili oldu. IRGC iktidarı ele geçirmedi; sınırlarını belirledi. O tarihten itibaren ordu, sistemin yalnızca bir dayanağı olmaktan çıkıp nihai hakemi haline geldi.

Yaklaşık aynı dönemde başka bir olay devletin daha karanlık bir katmanını ortaya çıkardı. Muhalifler ve aydınlara yönelik seri cinayetler –sonradan İstihbarat Bakanlığı içindeki unsurlara bağlandı– resmi hesap verebilirliğin ötesinde işleyen zorlayıcı bir aygıtın varlığını gösterdi. “Başıbozuk unsurlar” açıklaması kimseyi ikna etmedi. Mesaj açıktı: Sistemin savunması adına şiddet, kamusal yetkiye ihtiyaç duymuyordu.

Bu iki gelişme –biri açık, biri örtülü– bir dönüm noktası oluşturdu. İran’ın görünür kurumlarının altında, temsilden ziyade kontrolle ilgilenen paralel bir iktidar mantığının yattığını gösterdi.

Bu mantık 2009’da görmezden gelinmez hale geldi. Milyonlarca İranlının tartışmalı cumhurbaşkanlığı seçimini protesto etmek için sokağa dökülmesi üzerine yanıt, siyasi müzakereyle değil, kuvvet kullanılarak verildi. IRGC ve Besic milisleri Yeşil Hareket’i kararlılıkla ezdi; yargı ise kitlesel tutuklamalar ve ağır cezalarla takip etti.2009’un önemi yalnızca baskının büyüklüğünde değildi. Aynı zamanda sistemin ağırlık merkezinin kaydığını net biçimde ortaya koymasıydı. Arka planda çalışan kurumlar öne çıkmıştı. Seçimler devam edecekti ama artık onları aşmaya hazır ve muktedir aktörlerin belirlediği sınırlar içinde gerçekleşecekti.

O tarihten itibaren trend açık ve netti. Eskiden gizli olan artık görünür hale gelmişti. İstisnai olan rutinleşmişti. Güvenlik devleti artık acil durum mekanizması olmaktan çıkıp yönetimin varsayılan biçimine dönüşüyordu.

Bu değişimin pratikte ne anlama geldiğini kilit figürlerin kariyerleri somut biçimde gösteriyor. Laricani, eski bir iktidar modelini temsil ediyordu: Hem ideolog hem teknokrat hem de arabulucu. Kurumlar arasında dolaşabiliyor, İran dışındaki kesimler dahil birden fazla kitleye hitap edebiliyordu.

Kalibaf geçiş döneminin figürüdür. Eski bir IRGC komutanı olarak polis şefliği, Tahran belediye başkanlığı ve meclis başkanlığı gibi sivil roller üstlenerek güvenlik birikimini idari tecrübeyle birleştirdi. Kariyeri siyasetin askerileşmesini yansıtır ancak hibrit ve teknokratik bir formda.

Zolghadr ise bambaşka bir şeyi temsil eder. O, iki dünya arasında köprü değil, tek bir dünyanın ürünüdür. Siyasi ile askeri arasında aracılık yapmaz; onların kaynaşmasını vücuda getirir. Yükselişinin asıl derin anlamı da budur. Güvenlik görevlilerinin siyasete girmesinden ibaret değildir mesele. Siyasi aracılığın kendisine olan ihtiyacın azaldığıdır.

Bugün güvenlik yapısı sınır koymakla yetinmiyor, doğrudan yönetiyor. IRGC ve bağlı ağları devletin her yerine yerleşmiş durumda: Dış politikayı şekillendiriyor, kritik ekonomik sektörleri kontrol ediyor ve siyasi sonuçları etkiliyor. Şu anda IRGC komutanı olan Ahmed Vahidi gibi isimler, operasyonel ve idari yetkinin iç içe geçtiğini somutlaştırıyor. Karar alma süreçleri, askeri ve sivil roller arasındaki ayrımı bulanıklaştıran ağlar içinde giderek daha fazla gerçekleşiyor.

Öte yandan, rejimin meşruiyetinin asıl kaynağı olan din adamları sınıfı giderek kenara itiliyor. Dili hâlâ kullanılıyor, kurumları varlığını sürdürüyor ama sonuçları şekillendirme rolü belirgin biçimde azaldı. İran ideolojik kimliğinden vazgeçmiyor kuşkusuz. Ancak bu kimliği farklı bir ağırlık merkezi etrafında yeniden düzenliyordu. Bu açıdan bakıldığında mevcut durum, bir kopuştan ziyade uzun bir sürecin nihai noktası gibi görünüyor.

Modern İran tarihi, düzen arayışının diğer meşruiyet biçimlerini sık sık geride bıraktığı anlar üretmiştir. Şah Rıza’dan Ayetullah Ruhullah Humeyni’ye kadar siyasi otorite, parçalanmış bir sistemi bir arada tutabilecek figürler etrafında yoğunlaşmıştır.

IRGC’nin yükselişi de bu örüntüyü takip eder. Yeni olan, disiplinli iktidara yöneliş değil; bu yönelişin artık bütün sistemi tanımlıyor olmasıdır. Dış baskılar bu eğilimleri hızlandırmış olsa da yaratmamıştır. Bugünkü güvenlik devletinin temelleri onlarca yıl önce atıldı: Savaşta, reformların bastırılmasında ve siyasi sürece tam anlamıyla hesap vermeyen kurumların tedricen genişlemesinde.

Politika yapıcılar açısından sonuçları önemlidir. Birincisi, İran’a yönelik artan baskının siyasi ılımlılaşma üretmesi beklenmemelidir. Aksine, direniş ve kontrol odaklı kurumların konumunu güçlendirir.

İkincisi, seçim siyaseti üzerinden değişim umutları temkinle karşılanmalıdır. Seçimler devam ediyor ancak nihai hakemleri başka yerlerde olan bir sistem içinde işliyorlar.

Üçüncüsü, İran’ın dış davranışları, dünyayı güvenlik merceğinden gören bir sistemin önceliklerini yansıtacaktır: Caydırıcılık, dayanıklılık ve hayatta kalma.

Bunların hiçbiri sistemin durağan olduğu anlamına gelmez. İç gerilimler devam etmektedir. Ancak gidişat bellidir. İran klasik anlamda bir askeri rejime dönüşmüyor.

Fakat ona çok yakın bir şeye evriliyor: Gücü din adamları otoritesine ya da siyasi müzakereye değil, gölgelerden merkeze taşınmış ve artık orada sağlam biçimde yerleşmiş bir güvenlik yapısının örgütlü kuvvetine dayandıran bir devlet.

İran İslam Cumhuriyeti hâlâ din adamları yönetiminin dilini konuşuyor. Ancak giderek onu artık ihtiyaç duymayanlar tarafından yönetiliyor.”