Gültan Kışanak İlke TV’de Ahmet Ayva’nın sunduğu Konuşma Zamanı programına konuk oldu.
Kışanak 12 Eylül’de kaldığı Diyarbakır Cezaevi’nde yaşadıklarını anlattı.
“En korkunç e işkencelerin yapıldığı, baskının en yoğun olduğu dönemde Diyarbakır Cezaevi’nde olduğunu aktaran Kışanak “82 ölüm orucu direnişinden sonra baskılar peyderper kırıldı” dedi.
42 yıllık çatışma döneminden önce cezaevinde kaldığını aktaran Kışanak “Kürt hareketlerinin ileri gelenleri cezaevindeydi ama mesela ben kadınlar koğuşu için söyleyebilirim. Büyük çoğunluğu üniversite ve lise öğrencilerinden oluşuyordu. O zaman kadınlar koğuşunda bir iki tane yaşlı ana vardı. Duriye Ana meclis üyesi olduğu için Hilvan meclis üyesi olduğu için getirilmişti. Yine Hakkari’den bir ana vardı. Yine Hilvan Meclis Üyesi Emine Hacı Yusufoğlu vardı. Onların dışında biz geri kalanlarda yaşı en yüksek olan Sakine Cansız’dı ve o da 25 yaşlarındaydı. E yani öyle çok eee büyük bir tecrübe, büyük bir deneyim, büyük bir hani silahlı mücadele, çatışma dönemi geçmişi olan insanlar yoktu orada” diye konuştu.
‘Orayı yaşamayan orayı bilmez’
Kışanak şöyle devam etti:
O vahşet yaşandığında aslında Kürt hareketi daha emekleme aşamasında olan bir hareketti. Buna rağmen korkunç bir saldırı dalgası altında kalındı ve inanılmaz işkenceler yapıldı. Mesela Diyarbakır cezaevinde direnişi ilk başlatanlardan işte Mazlum Doğan da yine daha 26-27 yaşlarındaydı
Diyarbakır cezaevi o kanlı o baskının yoğun olduğu Esat Oktay Yıldıran’ın ismini de buradan e anmış olalım. Verelim ismini de o da sürecin en önemli parçalarından biriydi.
Diyarbakır Cezaevi’nin müze yapılmasını olumlu bulduğunu ifade eden Kışanak “Mimari olarak, teknik olarak, estetik olarak ya da duygu olarak o dönemi yansıtabiliyor mu? O açıdan o duyguyu yansıtabilmesi için orada yaşayan insanlarla birlikte çalışmayı kabul etmek lazım. Orayı yaşamayan orayı bilmez” dedi.
Kışanak şöyle devam etti:
“Mesela bir kere gayet kibar ranzalar koymuşlar. Böyle ranzalar yoktu. Demir ve balık istifi. Böyle rahat koğuşlar da yoktu. belki tek tip elbiseyi çağrıştırmak için şu kıyafetlerde biraz şey yapmışlar. Çünkü o da çok erken dönemde Diyarbakır Cezaevinde herkesin kıyafetlerini alıp tek tip kıyafet eski asker kıyafetlerini siyaha boyatıp eee giydiriyorlardı. Ama dediğim gibi yani yapım aşamasında böyle bir gerçekte orayı yaşayan insanlarla birlikte çalışılmadığı için büyük eksikleri var.”
‘Yüzleşme meknı olarak düzenlenmeli’
Diyarbakır’da Baüyükşehir Belediye Başkanı olduğu dönemde Diyarbakır Cezaevi Müze Girişimi adında bir inisiyatif oluşturduklarını hatırlatan Kışanak “78’liler Vakfı’yla birlikte o dönem orada kalan insanları dinlemek, anılarını toplamak, onlarla birlikte bu çalışmayı yürütmek için dönemin Adalet Bakanı Bekir Bozdağ belediyeyi ziyaret etmişti. Kendisine de bir dosya sunup, hani birlikte bu işi yapabileceğimizi, belediyeye devredebileceklerini ya da ortak bir proje yapılacağını söylemiştik. O da basının önünde çok da olumsuz bir şey söylemedi ama arkası gelmedi. Sonrasında da biliyorsunuz 2016’dan itibaren 2015’in sonlarından itibaren bir tufan dönemi başladı Türkiye’de. Şimdiye kadar yapılmayanları bundan sonra yapabiliriz. Çünkü Diyarbakır Cezaevi ile ilgili biz asıl orayı bir yüzleşme müzesi yapmanın daha doğru olacağını ve eee oranın yaşayan bir müze bir daha asla diyebilmek için işkenceyi, darbeciliği, Kürt meselesini, direnişi işte insan haklarını konuşabileceğimiz ve bir daha asla bunlar yaşanmasın diyebileceğimiz yüzleşme mekanı olarak orayı düzenlemek ve orayı güncel olarak yaşamak, yeni kuşakların gitmesi, görmesi, bu tartışmaların yapılması ne yaşandı, neden yaşandı ve bir daha asla olmasın diyebilmek için ne yapmalıyız sorularına beraber cevap aradığımız bir mekan olmalı. O nedenle ben e dediğim gibi yani bardağın boş tarafını da görüyorum ama mekanın korunmuş olmasını da önemli buluyorum.”
Esat Oktay ile ilk karşılaşma
Kışanak “Sizin aklınıza geldi mi ya da o dönem beraber cezaevinde yattığınız arkadaşların aklına geldi mi? Yani bu müzede o köpek kulübesi de olmalı mutlaka gibi bir şey o zaten var mı?” sorusuna ise şu yanıtı verdi:
“Onu ben birazcık düzelteyim. Ben Co’nun yerinde kaldım deyince Esat Oktay’ın bir köpeği vardı zaten koğuşlara da bununla girip bazen saldırtıyordu insanların üzerine. Esat Oktay gelmişti cezaevine ve diğer koğuşlardan biz artık işkence seslerini duyuyorduk. İşkence sesleri gelince biz kadınlarda slogan atarak hani destek olmaya çalışıyorduk falan. Fakat bir 15-20 gün kadar böyle devam etti. Henüz bizim koğuşa gelmedi. Bir 15-20 gün geçtikten sonra gardiyan gelip şey dedi. Bugün komutanım gelecek. İşte komutanım gelince ben kapıdan tekmil vereceğim. Dikkat çekeceğim. Siz de ayağa kalkacaksınız. Esas duruşa kalkacaksınız diye. Biz tabii asker değiliz. Yani biz ayağa niye ayağa kalkalım? Kalkmayacağız yani. Koğuşun ortasında bir tane piknik masası gibi bir masa vardı. etrafında da banklar, tahta banklar vardı. Biz oranın üzerinde yemek yiyorduk. İşte arkadaşların bir kısmı o tahta bankların üzerine oturdu. Bir kısmı yataklarına oturdu. Alt katlarına yatakların. eee, gardiyan kapıdan, eee, seslendi işte, kadınlar koğuşu, bilmem kaç mevzuduyla emir ve görüşleriniz hazırdır komutanım deyip bir de dikkat diye bağırdı ve bizim de ayağa kalkmamızı bekledi. Tabii kimse kalkmadı ayağa. Esat Oktay , girdi. Arkasında da 5-6 tane asker öyle koğuşa girerken şey arkasında bir birliğiyle beraber girer. Jo da yanında. E elinde jopu da e böyle e uzun çizmeleri var. Tam es subayları gibi. O çizmelerine jopunu vuruyor bir eliyle köpeğiyle. eee koovşun içinde bir önümüzde gitti geldi bir şey söylemeden. o da muhtemelen şaşırdı yani. Niye bu kadınlar beni niye dinlemiyor diye. Kalkın ayağa dedi. Onun böyle bir çok gür ve ürpertici bir sesi var. O hükmeden sesle kalkacağımızı düşündü. Biz kalkmayınca dışarıda bir grup asker daha bekliyormuş. Tabii bunlar zaten komando birlikleri. Hepsi iri yarı şey kaldırın şunları oğlum dedi ayağa. Askerler girdiler içeriye. Hepimizi yaka paça top kaldırıyorlar. Onlar ayağa kaldırıyor. Biz oturmaya çalışıyoruz. Yani hepimiz böyle o komandoların elinde sallanıyoruz. Böyle onlar yakamızdan topluyor böyle. Ben de o gün saçımı yıkamıştım. Sıcak su yok. Soğuk suyla yıkıyoruz. Hava soğuk olmasın diye bir tülbent bağlamıştım böyle. Arkadan tutunca o tülbentin ipi boğazıma çöktü ve dilim dışarı çıktı. Boğulacak gibi oldum. E ve o can havliyle askerin yüzünü tırmaladım. O arada e Esat Oktay bırak onu dedi. Ondan sonra kim bu koğuşun sorumlusu?” dedi. Benim dedim. Alın bunu dedi. Bu benim adamım dedi. Kimse buna karışmasın.
Joplarla, kalaslarla, coyla beni koğuştan çıkarıp alıp götürdüler. Daha direnişin ilk gününde kafa göz yarıldı. Herkesin kolu kırılanlar oldu, kafası kırılanlar oldu. Götürdüler ve Aracele götürdüler. Nereye koyacaklarını bilmiyorlar. Çünkü eee hücre Diyarbakır cezaevinde hücre bölümü tek ve erkekler orada kalıyor. Eee oraya götürmek istemediler. Ondan sonra Esat Oktay köpeğiyle geldi. Dedi, “Bu benim adamım” dedi. “Buna kimse karışmasın. Bundan sonra onunla ben ilgileneceğim.” dedi. Co’yu çıkartın bu Co’nun yerine koyun bunu dedi. Co’nun kaldığı küçük bir banyo gibi küçük bir oda vardı. Beni oraya koydular. Tabii onun yemek artıkları, kemikler, pislikleri…”




