Güvercinler cezaevinin yolunu öğrenmesin
Hasan Deniz 4 Kasım 2026

Güvercinler cezaevinin yolunu öğrenmesin

Güvercinler cezaevinin yolunu öğrenmesin

 

Yirmi yaşında girdiği cezaevinden otuz yıl sonra çıktı Gülazer Akın. Kapı açıldığında elli yaşlarındaydı artık. Gençliği geride kalmış, babası ölmüş, bir kardeşi henüz yirmi yaşında toprağa düşmüş, ağabeyi sürgüne gitmişti. Annesi ise Alzheimer hastasıydı. Artık geçmişin pek çok şeyini hatırlamıyordu.

Gülazer annesini görünce koşmaya başladı.

“Dayê! Dayê!”

Otuz yıl sonra bir insanın ağzından çıkan ilk kelimelerden biri anne oluyorsa, orada söylenecek fazla söz kalmıyor.

Ama bu kavuşmanın insanın içine oturan başka bir tarafı vardı.

Gülazer annesini hiç unutmamıştı. Annesi ise artık birçok şeyi hatırlayamıyordu.

Otuz yıl boyunca insan annesinin yüzünü, sesini, çocukluğundan kalan hatıraları içinde taşır. Bir gün yeniden sarılacağını düşünür. Anlatacaklarını biriktirir. Belki bazı şeyleri anlatmaktan vazgeçer, bazılarını defalarca zihninden geçirir.

Sonra o gün gelir.

Ama annesi de otuz yıl önceki annesi değildir artık.

Alzheimer, insanın hafızasından bazen en yakın geçmişi, bazen çok eski hatıraları alıp götürür. Gülazer’in annesinin neleri hatırladığını, neleri unuttuğunu tam olarak bilmiyoruz. Kızının yirmi yaşındaki yüzünü hatırlıyor mu? Ayrıldıkları günü, yıllarca süren bekleyişi, evlerinin eski hâlini?

Belki bazılarını hatırlıyor, bazılarını hatırlamıyor.

İnsanı en çok bu belirsizlik yaralıyor.

Bir kız düşünün. Otuz yıl boyunca annesine kavuşacağı günü bekliyor. Sonunda koşarak ona gidiyor. Ama birlikte yaşadıkları geçmişin ne kadarının annesinin hafızasında kaldığını bilmiyor.

Üstelik bu ailenin yaşadıkları yalnızca otuz yıllık ayrılıktan ibaret değil.

Doksanlı yıllarda üç ay içinde üç şehir değiştirmişler. Daha bir yere alışamadan başka bir yere gitmek, yeniden ev kurmak, yeniden hayata tutunmaya çalışmak…

Ardından ölümler, ayrılıklar, sürgünler…

Bir kardeş yirmi yaşında toprağa düşmüş. Bir ağabey sürgüne gitmiş. Baba, kızının cezaevinden çıktığı günü göremeden ölmüş.

Anne ise bugün hayatta. Kızı ona kavuşabildi. Ama yıllar, hastalık ve ayrılık bu kavuşmanın sevincine de kendi hüznünü katmış.

Bir aileye ne kadar acı sığar?

Bu topraklarda böyle hikâyeler az değil.

Kürt anneleri de Türk anneleri de çok acı çekti. Binlerce aile, henüz yirmi yaşını bile doldurmamış çocuklarını toprağa verdi. Daha hayatın başındayken gittiler. Kiminin hayalleri yarım kaldı, kiminin sevdasına kavuşmaya ömrü yetmedi.

Kimi anneler çocuklarının mezarına gidebildi. Kimileri bir mezar taşı bile bulamadı. Kimileri cezaevi kapılarında yaşlandı. Kimileri sürgündeki evladının sesini bir telefondan duymaya razı oldu.

Bazı anneler bekledi, bekledi, sonra beklediği evladına kavuşamadan öldü.

Acının hangi dilde anlatıldığı önemli değil. Bir annenin evladını toprağa vermesi, bir babanın çocuğuna son kez sarılamadan ölmesi, bir ailenin yıllarca ayrı yaşaması hiçbir dilde kolay anlatılmıyor.

Gülazer’in bugün annesine koşuşu, bütün bu yaşanmışlıkları yeniden hatırlattı.

“Hiçbir şey özgürlükten daha güzel olamaz,” dedi.

Otuz yılını cezaevinde geçirmiş bir insanın söylediği bu cümleyi uzun uzun açıklamaya gerek yok.

Biz sabah kapımızı açıp dışarı çıkmayı, istediğimiz yere yürümeyi, annemizi aramayı, bir dostumuzla çay içmeyi sıradan şeyler sanıyoruz.

Oysa bir insan bunları yapabilmek için otuz yıl bekleyebiliyor.

Gülazer bugün özgürlüğüne kavuştu. Ama babasına artık sarılamayacak. Toprağa düşen kardeşiyle konuşamayacak. Annesiyle birlikte geçiremediği yılları geri getiremeyecek.

Özgürlük çok güzel. Ama insanın elinden alınan zamanın telafisi yok.

Bir de güvercinler vardı bugün.

Gülazer’e özgürlüğüne kavuştuğunda uçurması için güvercinler vermişlerdi. İçerideki arkadaşlarının söylediklerini anlattı:

“Güvercinleri uçurmayın. Buraları bilmiyorlar. Cezaevine gelirler, gelmesinler.”

Bu sözleri okuyunca uzun süre düşündüm.

Yıllardır cezaevinde yaşayan insanlar, güvercinlerin bile oraya gelmesini istemiyordu.

Kendileri o duvarların ardında kalmışlardı. Ama bir kuşun yolunu şaşırıp oraya gelmesine gönülleri razı değildi.

Bir güvercinin nereden gelip nereye gideceğini kim bilebilir? Belki uçup uzaklaşacak, belki yeniden dönecekti. İçeridekiler onun bile cezaevinin yolunu öğrenmesini istemiyordu.

İnsanın içini acıtan, bu sözlerin ne kadar doğal söylenmiş olması.

Kendi özgürlüğünü bekleyen bir insanın, bir kuşun özgürlüğünü düşünmesi…

Bugün Gülazer’in annesine koşuşunu gördük. Otuz yılın ardından gelen bir kavuşmaya tanıklık ettik. Ama o görüntüde yalnızca sevinç yoktu.

Bir babanın yokluğu vardı.

Yirmi yaşında toprağa düşen bir kardeşin eksikliği vardı.

Sürgündeki bir ağabeyin uzaklığı vardı.

Üç ayda üç şehir değiştirmiş bir ailenin yorgunluğu vardı.

Bir de Alzheimer hastası annenin, artık tamamını hatırlayamadığı uzun bir geçmiş vardı.

Yine de bugün güzel bir şey oldu.

Bir kadın otuz yıl sonra annesine koşabildi.

Keşke bütün bekleyişler böyle bir kavuşmayla bitse. Keşke bu ülkenin Kürt ve Türk anneleri artık çocuklarını mezarlıklarda, cezaevi kapılarında, uzak ülkelerin yollarında aramak zorunda kalmasa.

Çocuklar yirmi yaşında toprağa düşmesin. Anneler evlatlarının fotoğraflarıyla yaşlanmasın. İnsanlar doğdukları topraklardan, sevdiklerinden, ailelerinden ayrı kalmasın.

Barış dediğimiz şey biraz da budur. Bir annenin çocuğunun eve dönüp dönmeyeceğinden korkmadığı bir akşamdır. Bir babanın evladını son kez gördüğünü bilmeden vedalaşmak zorunda kalmamasıdır.

Gülazer bugün annesine kavuştu.

Annesinin hafızasında nelerin kaldığını bilmiyoruz. Ama kızının ona koşarken söylediği o kelimeyi duyduk:

“Dayê!”

Belki annesi geçmişin bütün ayrıntılarını hatırlayamıyor. Ama Gülazer, annesine seslenebiliyor artık. Yanına gidebiliyor, elini tutabiliyor, onunla aynı odada oturabiliyor.

Otuz yıl sonra bunlar bile ne kadar kıymetli.

Bugünden aklımda iki şey kaldı.

Biri, annesine koşan Gülazer’in sesi.

Diğeri, içeride bıraktığı arkadaşlarının güvercinler için söyledikleri:

“Uçurmayın, buraları bilmiyorlar. Cezaevine gelirler, gelmesinler.”

Bir kadın otuz yıl sonra annesinin yanına döndü. Annesi artık birçok şeyi unutuyor.

İçeride kalan arkadaşları ise güvercinlerin cezaevinin yolunu öğrenmesini istemiyor.

Keşke bu topraklarda anneler evlatlarının yüzünü, çocuklar da evlerinin yolunu hiç kaybetmeseydi.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.