Siyasette bazı kelimeler vardır, zaman içerisinde yalnızca bir kelime olmaktan çıkar, bir siyasi hareketin kendisini tarif etme biçimine dönüşür. Adalet bunlardan biridir. Ahlak, kul hakkı, haram, helal, dürüstlük de öyle…
AKP’nin siyasi hikâyesinde bu kelimelerin çok özel bir yeri oldu. Yolsuzlukla, yoksullukla ve yasaklarla mücadele edeceğini söyleyerek iktidara gelen; siyaseti temizleyeceğini, devleti daha şeffaf hale getireceğini, kul hakkına el uzatmayacağını anlatan bir hareketin bugün geldiği yerde, kendi çevresinden yükselen servet, fon ve borsa iddiaları üzerinden bunların yeniden konuşuluyor olması elbette sıradan bir siyasi tartışma değildir. Çünkü ortada sadece bir fon meselesi yok. Ortada sadece birkaç kişinin ne kadar para kazandığı da yok. Asıl mesele, siyaset ile para arasındaki ilişkinin nerede başlayıp nerede bittiği; siyasi gücün ekonomik güce nasıl dönüştüğü; iktidarın sağladığı imkânların kimlerin elinde nasıl bir servete dönüştüğü ve bütün bunların karşısında sıradan yurttaşın neden kendisini her geçen gün daha çaresiz, daha yoksul ve daha güçsüz hissettiğidir.
İyi bir yönetimin en temel ölçülerinden söz edilirken üç gereklilik hep belirtilir: Akıl, adalet ve ahlak. 3A… Akıl olmadan devlet yönetilemez. Adalet olmadan devlet ayakta tutulamaz. Ahlak olmadan siyaset yapılamaz.
Bugün Türkiye’deki en büyük mesele de tam da buradan başlamaktadır.Çünkü ortada 3A olmadığı gibi hiç eksilmeyen üç kelime de hep varolageldi.
Yoksulluk, yolsuzluk, yasaklar. 3Y…
İktidara gelirken mücadele sözü verilen üç Y’nin, çeyrek asra yaklaşan iktidarın sonunda yeniden ülkenin en ağır gündem maddeleri arasında bulunması, üzerinde ciddi ciddi düşünülmesi gereken bir durumdur. 2002’de AKP’nin seçim beyannamesinde yolsuzluğun kamu imkânlarının kişisel çıkar için kötüye kullanılması olduğu söyleniyor, kamu yönetiminde şeffaflık ve siyasetin finansmanının denetlenebilir hale getirilmesi vaat ediliyordu. Geriye dönüp bakıldığında, o gün verilen sözlerle bugün yaşananlar arasındaki mesafe gerçekten üzerinde durulmayı hak ediyor. Son günlerde yaşanan fon tartışmaları da bu nedenle önemlidir. Kamuoyuna yansıyan bilgiler arasında eski
Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya’nın eşiyle birlikte yaptığı öne sürülen fon ve hisse işlemleri önemli bir yer tutuyor. Kaya, yaşanan tartışmaların ardından AKP’deki görevlerinden “affını” istedi. İddiaların merkezinde yaklaşık 163 milyon liralık bir yatırım karşılığında yaklaşık 2,2 milyar liralık bir tutarın elde edildiği öne sürülen işlem bulunuyor. Bu mevzuların hukuki boyutu ayrıca tartışılabilir, tartışılmalıdır da. Ama burada dikkat edilmesi gereken başka bir nokta var.
Herkes haklı olarak 2,2 milyar liralık rakama, yani ortaya çıkan korkunç kazanca bakıyor. Oysa en az onun kadar önemli olan başka bir soru var: 163 milyon lira nereden geliyor? Bir insanın elinde, üstelik bir siyasi aktörün elinde, tek bir yatırım işlemine ayırabilecek kadar 163 milyon lira bulunmasının kendisi başlı başına açıklanması gereken bir durum değil midir? Burada kimseye peşinen suç isnat etme kastı yoktur.Fakat bir siyasetçinin servetinin kaynağını sormak için onun hakkında suçlu olduğuna karar vermek de gerekmiyor.
Tam tersine, siyasetçinin toplumdan daha fazla şeffaflık göstermesi gerekiyor. Çünkü 163 milyon lira bu insanın bütün serveti değildir. Bir insanın elindeki servetin yalnızca bir bölümünü böyle bir yatırım aracına koyabilecek ekonomik güce sahip olduğu düşünüldüğünde, geride nasıl bir toplam servet bulunduğu sorusu ister istemez sorulur. Üstelik bu soru sadece bir kişiye değil, siyasetle büyük servetlerin kesiştiği herkes için sorulmalıdır.
Kim ne zaman zenginleşti? Siyasete girmeden önce neye sahipti? Siyasete girdikten sonra serveti nasıl değişti? Bu servetin hangi bölümünün ticari faaliyetlerden, hangi bölümünün mirastan, hangi bölümünün başka kaynaklardan geldiği açıklanabiliyor mu? Siyasetçinin ailesinin şirketleri ile kamu görevi arasında çıkar çatışması var mı? Bunlar dünyanın demokratik ülkelerinde yadırganan sorular değildir. Aksine demokrasinin doğal sorularıdır. Bu soruların sorulmasını yadırgamak hem tuhaf hem de ayıptır. Ayrıca mesele Fatma Betül Sayan Kaya ile sınırlı da görünmüyor. Henüz adı kamuoyuna açıklanmayan bir bakan hakkında 200 milyon euroluk fon ve para hareketinden söz ediliyor. Bu iddia henüz doğrulanmış bir gerçek değil; fakat böylesine büyük bir rakamın iktidar çevresinde dolaşan bir iddianın konusu haline gelebilmesi bile başlı başına üzerinde düşünülmesi gereken bir tablo.
Geçmişte başbakanlık yapmış Binali Yıldırım hakkında da yüz milyonlarca euroluk servet iddiaları gündemde.Yıllardır siyasetin en tepesinde bulunmuş bir isim hakkında böylesine büyük servet iddiaları konuşulabiliyorsa, toplumun bunların kaynağını merak etmesinden daha doğal ne olabilir? Eski Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek hakkında da yurt dışına para ve servet çıkarıldığı iddiaları nedeniyle soruşturma yürütüldüğü kamuoyuna yansıdı. Bütün bu dosyaları aynı kefeye koymak doğru olmaz. Hepsinin niteliği aynı değil. Hepsinin doğruluk derecesi de aynı olmayabilir. Hepsinin hukuki süreci de aynı değil. Ama bunlar yan yana getirildiğinde ortaya çıkan tablo görmezden gelinemez.
Buzdağının görünen yüzünde bunlar varsa, görünmeyen tarafında neler olduğunu sormak artık komplo kurmak değildir. Aksine, demokratik toplumlarda vatandaşın en doğal hakkıdır. Çünkü sorun yalnızca birkaç insanın çok para kazanmış olması değildir. Sorun, siyasi gücün ve ekonomik gücün aynı ellerde yoğunlaşmasının yarattığı korkunç eşitsizliktir. Bir avuç insanın iktidarın sağladığı güç ve dokunulmazlık duygusuyla kendisini toplumun üzerinde görmeye başlamasıdır.
İnsanın sahip olduğu gücün, zamanla insanlığını da aşındırmasıdır. Bir noktadan sonra para kazanmak ihtiyaç olmaktan çıkar. Güç, amaç haline gelir. Rant, yaşam biçimine dönüşür.
Ve insan, bir zamanlar savunduğu değerleri, milyonların hayatını, yoksulluğu, adaletsizliği, başkalarının çektiği sıkıntıyı görmez hale gelir.
İşte asıl korkunç olan budur. Bir insanın zenginleşmesi değil. Bir insanın zenginleşirken vicdanını kaybetmesi. Daha da kötüsü, bunu kendisine hak görmesi. Üstelik bütün bunlar siyasi söylemde yıllarca faizin haramlığından, yolsuzluğun kötülüğünden, hırsızlığın lanetlenmesinden, kul hakkından söz edilmişken yaşanıyorsa, insanın aklına ister istemez o meşhur söz geliyor: Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu? Faizi kötüleyen bir siyasi söylem… Haksız kazancı lanetleyen bir siyasi söylem… Kul hakkından söz eden bir siyasi söylem… Ve diğer tarafta milyarlarca liralık fon kazançları, borsa manipülasyonu iddiaları, açıklanması gereken devasa servetler ve toplumun cevap bekleyen soruları…
Burada mesele artık ekonomik olmaktan çıkıyor. Mesele ahlaka dönüşüyor. Çünkü siyasetçinin ahlakı, yalnızca başkasının yaptığı yanlışı eleştirirken ölçülmez. Asıl kendi mahallesindeki yanlışa ne yaptığıyla ölçülür. Kendi yakınının, kendi partisinin, kendi bakanının, kendi bürokratının, kendi belediye başkanının yaptığı iddia edilen yanlış karşısında ne yaptığıyla ölçülür. Ahlakın en zor tarafı budur zaten. Başkası için istediğin adaleti kendin için de istemek. Kendi tarafına da aynı ölçüyü uygulayabilmek. Türkiye’nin bugün en büyük sıkıntılarından biri, bunu yapamıyor oluşudur. Çünkü iktidar ile muhalefet birbirini suçlarken toplum artık kimin söylediğinden çok, gerçekten ne olduğunu görmek istiyor.
İktidar çevresi,ana muhalefetin yolsuzluklarını anlatıyor. Muhalefet, iktidar çevresinin servetlerini anlatıyor. Biri “asıl yolsuzluk burada” diyor. Diğeri “hayır, asıl yolsuzluk orada” diyor. Fakat ülkenin ihtiyacı olan şey, bir tarafın diğer tarafın yolsuzluğunu bulup teşhir etmesi değil.
Siyasetin tamamının temizlenmesidir. Çünkü iki tarafın birbirleri hakkında söylediklerinin binde biri bile doğruysa,çürüme korkunç düzeyde demektir. Üstelik bütün bunlar, toplumun büyük bölümünün geçim derdinde olduğu bir ülkede konuşuluyor. İnsanların hayatını yalnızca rakamlarla anlatmak mümkün değil. Markette fiyat etiketine bakıp elindeki ürünü geri bırakan insanlar var ortada. Emekliler. Asgari ücretliler. Çocuğunun okul masrafını düşünürken geceleri uyuyamayan anne babalar. Pazarın son saatinde atılacak sebzeleri toplamak zorunda kalan insanlar.
Daha birkaç gün önce, Anayasa Mahkemesi önünde ekonomik sıkıntılarından söz eden emekli bir polis memurunun yaşamına son vermesi! Yeni doğan torununa altın takamadığını söyleyen bir emeklinin yaşadığı çaresizliğin karşısına yüz milyonlarca liralık servet tartışmalarını koyduğunuzda, toplumun vicdanında ortaya çıkan sarsıntıyı sadece “ekonomik bir mesele” olarak tarif etmek mümkün değildir. Bir de çağrışan başka bir hafıza; Baklava çaldıkları için yıllarca hapis cezasıyla karşı karşıya kalan çocuklar…
Devletin bütün ağırlığıyla yoksulun, güçsüzün, garibanın üzerine çöktüğü dönemler biliniyor. Şimdi aynı toplum, milyonlarca liralık ve milyarlarca liralık para hareketlerini konuşuyor. İşte insanın zihninde adalet duygusu tam burada kırılıyor. Yoksulun küçük suçuna karşı son derece sert olan bir düzen, güç ve servet sahibi insanların çok daha büyük olduğu iddia edilen işlerine karşı aynı hassasiyeti göstermiyorsa, vatandaşın “Bu ülkede hukuk herkese aynı mı?” diye sorması kadar doğal bir şey olamaz. Üstelik burada bir başka gerçek de görülmek zorunda. Mesele ülkede yalnızca yolsuzluk iddialarının bulunması değil. Bu iddiaların üzerine gidecek kurumların ne kadar bağımsız olduğudur.
Bugün Türkiye’de yargının siyasetten bağımsız olduğunu kimse iddia edebilir mi? İktidar ile muhalefet açısından aynı hukukun uygulanmadığı, yargı kararlarının iktidar poltikalarından etkilendiği uluslararası kuruluşların raporlarına dahi geçti… Böyle bir ortamda her meseleyi “Yargı gerekeni yapar” diyerek yargıya havale etmek, aslında sorunun önemli bir bölümünü görmezden gelmektir. Çünkü mesele zaten biraz da budur: Yargı gerçekten bağımsız mı? Türkiye’de siyasetçiyi siyasetten bağımsız olarak soruşturabilecek bir hukuk düzeni var mı? İktidara yakın olanla iktidara karşı olan aynı muameleye tabi tutulabiliyor mu? Devletin kurumları gerçekten devletin kurumları mı, yoksa iktidarın kurumları haline mi geldi? Bunlar cevaplanmadan “Yargı karar verir” demek, meseleyi çözmez. Çünkü Türkiye’de son yıllarda tartışılan en büyük sorunlardan biri, devlet ile iktidar arasındaki sınırın giderek silikleşmesidir.
Devlet başka şeydir.
Hükümet başka şey
Parti başka şey.
Devlet bütün yurttaşların devleti olmak durumundadır.
Hükümet ise geçici bir siyasi iktidardır.
Parti ise onun da ötesinde bir siyasi örgütlenmedir.
Bunların birbirine karıştığı yerde adalet de şeffaflık da ortadan kalkmaya başlar. O yüzden bugün “Devlet gereğini yapar” demek de ne kadar gerçekçi olabilir? Çünkü devletin kendisinin de demokratik, şeffaf, hesap verebilir ve bağımsız kurumlar üzerine yeniden kurulması gerekiyor.
Sadece siyasetçinin değil, devlet kurumunun da denetlenmesi gerekiyor.
Sadece vatandaşın değil, iktidarın da hesap vermesi gerekiyor.
Ve bunun için de önce siyasetin kendisini denetleyecek mekanizmalar gerekiyor.
Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerinde yıllardır konuşulan kriterler,Avrupa Konseyi standartları,yolsuzlukla mücadele ilkeleri, şeffaflık, siyasi finansmanın denetlenmesi gibi konuların hepsi aslında aynı noktaya çıkıyor: Güç sahibi olan denetlenebilmelidir. Çünkü denetlenmeyen güç, zamanla kendisini hukukun üzerinde görmeye başlar. İşte Türkiye’nin bugün yaşadığı asıl sorun budur. İktidarın gücü yalnızca seçim sandığından aldığı oy değildir. Devlet kurumları üzerindeki etkisi, kamu kaynakları üzerindeki kontrolü, medya üzerindeki etkisi, bürokrasi üzerindeki belirleyiciliği, yargı üzerindeki tartışmalı etkisi ve ekonomik kaynaklara erişimi bir araya geldiğinde ortaya çok büyük bir güç çıkıyor.
Bu kadar büyük gücün karşısında denetim mekanizmaları zayıflarsa, birkaç kişinin ahlakına güvenerek sistem yürütülemez. Devlet düzeni, insanların iyi niyeti ile sağlanabilir mi? Sistemin kötü niyetli bir insanın bile yolsuzluk yapmasını zorlaştıracak şekilde kurulması gerekmez mi?
Gerçek demokrasi ancak böyle sağlanabilir.
Bütün bunların CHP’li ya da Yeni Partili belediyelere yönelik yolsuzluk operasyon ve soruşturmalarının yoğun olduğu bir dönemde yaşanması ise ayrıca dikkat çekici. Burada kimsenin belediyesini peşinen aklamak ya da kimsenin belediyesini peşinen suçlamak gibi bir niyetimiz yok. Eğer CHP’li bir belediyede yolsuzluk varsa ortaya çıkarılmalıdır. Eğer Yeni Partili bir belediyede yolsuzluk varsa ortaya çıkarılmalıdır. Eğer AKP’li bir belediyede varsa o da ortaya çıkarılmalıdır.
Ama aynı ölçüyle.
Aynı ciddiyetle.
Aynı şeffaflıkla.
Aynı cesaretle.
Aynı hukukla.
Bugün asıl ihtiyaç olan şey budur.
Yoksa iktidarın ana muhalefetin yolsuzluklarını anlatıp kendi çevresindeki iddiaları görmezden geldiği, ana muhalefetin de iktidarın yolsuzluklarını anlatıp kendi çevresindeki iddiaları görmezden geldiği bir düzenin sonu gelmez.
Biri diğerinin günahını anlatırken kendi günahını meşrulaştırmaya çalışır.
Sonunda kaybeden yine toplum olur.
Çünkü siyasetin kirlenmesi bir partiye değil, bütün topluma zarar verir.
Belki de bu yüzden bugün yeni yasama dönemi için açılacak Meclis’in önünde iki büyük mesele duruyor.
Birincisi bahsedilen hususlardan hareketle temiz siyaset ve yolsuzlukla mücadele.
İkincisi ise demokratik toplum ve barış süreci…
Bunların ikisini birbirinden ayrı düşünmek de mümkün değil. Çünkü demokratik olmayan bir düzende şeffaflık olmaz.
Şeffaflığın olmadığı yerde hesap verebilirlik olmaz.
Hesap verebilirlik yoksa adalet yoktur.
Adaletin olmadığı yerde ise toplumsal barış kalıcı hale gelmez.
Bundan ötürü,yeni yasama yılında Meclis’in ivedilkle yapması gereken şey, polemik siyaseti değil; siyasetin kendisini bağlayacak kuralları koymaktır.
Siyasetçinin mal varlığı gerçekten şeffaf olmalıdır.
Siyasi partilerin ve siyasetçilerin finansmanı gerçekten denetlenebilmelidir.
Çıkar çatışmaları açıkça ortaya konmalıdır.
Kamu kaynakları ile siyasi ilişkiler arasındaki bağlar görünür hale getirilmelidir.
Yolsuzlukla mücadele mekanizmaları iktidarın kontrolünde olmamalıdır.
Denetim kurumları gerçekten bağımsız olmalıdır.
Medya gerçekten özgür olmalıdır.
Yargı gerçekten bağımsız olmalıdır.
Ve en önemlisi, bütün bunların üzerinde iktidarın da uymak zorunda olduğu bir hukuk düzeni kurulmalıdır.
Bunun için de muhalefetin kendi iktidarını düşündüğü gibi değil, yarın kendisi iktidardayken de işine gelmeyecek olsa savunacağı kurallara ihtiyaç var.
Çünkü temiz siyaset, “Biz iktidara geldiğimizde adaletli olacağız” demek değildir.
Temiz siyaset, iktidarda kim olursa olsun adaletsizlik yapmasını zorlaştıracak bir sistem kurmaktır.
AKP’nin 2002’de iktidara gelirken söylediği 3Y’ye geri dönersek,
Yoksulluk.
Yolsuzluk.
Yasaklar.
Bugün gelinen yerde bu üç kelimenin her biri yeniden en önemli gündem.
Yoksulluk büyüyor.
Yolsuzluk iddiaları bitmiyor.
Yasaklar ve özgürlük tartışmaları bitmiyor.Daha dün T 24 haber sitesinin erişime kapatılmış olması bu hususta başka bir söze gerek bırakmıyor.
Üstelik bütün bunların üzerine bir de siyasetin ve devletin giderek daha fazla iç içe geçtiği bir yapı ekleniyor.
Oysa ülkenin ihtiyacı tam tersidir.
3Y’den 3A’ya dönmek.
Yoksulluktan refaha…
Yolsuzluktan temiz siyasete…
Yasaklardan özgürlüğe…
Ve bütün bunların üzerinde:
Akla.
Adalete.
Ahlaka.
Bugün yaşanan fon tartışmalarında asıl tartışılması gereken mesele de budur.
2,2 milyar lira elbette çok büyük bir rakamdır.Ama bazen bir rakamın büyüklüğünden daha önemli olan, o rakamın toplumun geri kalanında yarattığı duygudur. İnsanlar “Ben neden geçinemiyorum?” diye sorarken birilerinin yüz milyonlarca liralık sermayeleri nasıl oluşturduğunu sormaya başlıyorsa… Emekli torununa altın takamadığı için kendisini çaresiz hissederken birileri milyarlarca liralık kazançlarla gündeme geliyorsa…
Bir çocuk baklava çaldığı için yıllarca hapisle karşı karşıya kalmışken, siyasi ve ekonomik gücü olan insanların servetleri hakkında ortaya atılan iddialar karşısında toplum “Bakalım ne olacak?” diye bekliyorsa…
Orada artık yalnızca ekonomi yoktur.
Orada adalet duygusunun kendisi vardır.
Ve adalet duygusu bir toplumun elinden alındığında, geriye yalnızca öfke kalır.
O öfke sandığa,sokağa,siyasete, insanların devlete olan güvenine de muhakkak yansır.
Bu nedenle mesele birkaç kişinin servetinden çok daha büyüktür.
Bugün yapılması gereken şey, bir sonraki seçimde kimin kazanacağını tartışmaktan önce, kim kazanırsa kazansın yolsuzluk yapmasını, devlet gücünü kendi çevresine aktarmasını, siyaseti servet edinme aracına dönüştürmesini zorlaştıracak demokratik kuralları kurmaktır.
Bu yapılmazsa yarın başka bir parti gelir ve aynı düzeni kullanır.
İsimler değişir.
Yüzler değişir.
Partiler değişir.
Ama düzen değişmez.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey isim değişikliği değil, düzen değişikliğidir.
Ya partiler üstü bir konsensüsle temiz siyaset, şeffaflık, yolsuzlukla mücadele ve demokratik hukuk devleti konusunda gerçekten yeni bir dönem başlatılır…
Ya da bugünün siyasetçileri, gelecek kuşakların hafızasında yalnızca birbirlerinin yolsuzluklarını anlatıp kendi çevresindeki yolsuzluklara sessiz kalan insanlar olarak kalır.
O zaman mesele yalnızca bir fon vurgunu, bir borsa manipülasyonu ya da birkaç siyasetçinin serveti olmaktan çıkar.
Bir ülkenin siyaset kurumunun nasıl çürüdüğünün hikâyesine dönüşür.
Bunu değiştirmek hâlâ mümkün.
Ama bunun yolu bayat sloganlardan geçmiyor.
Akıldan geçiyor.
Adaletten geçiyor.
Ahlaktan geçiyor.
3A’dan geçiyor.
Ya bunlar yeniden siyasetin merkezine konulacak…
Ya da gelecek kuşaklara, neden koyulmadığının hesabı verilecek.
Sonucu kestirmek pek güç olmasa gerek…




