• Ana Sayfa
  • Manşet
  • İBB Davası 75’inci gün | Ekrem İmamoğlu: ‘Tarihin gördüğü en ağır haysiyet cellatlığı yapılıyor’

İBB Davası 75’inci gün | Ekrem İmamoğlu: ‘Tarihin gördüğü en ağır haysiyet cellatlığı yapılıyor’

İBB Davası’nın 75’nci gününde Ekrem İmamoğlu, savunmasını tamamladı. İmamoğlu, “Bu kötülükleri yapanlar gibi kinle, nefretle değil, en üst seviyede sorumlulukla, büyük gayret ve dirençle zalimliğe karşı 87 milyona yakışacak bir mücadele veriyorum, vermeye devam edeceğim” dedi.

İBB Davası 75’inci gün | Ekrem İmamoğlu: ‘Tarihin gördüğü en ağır haysiyet cellatlığı yapılıyor’
  • Yayınlanma: 3 Eylül 2026 19:46
  • Güncellenme: 3 Eylül 2026 20:42

Cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da aralarında olduğu 53’ü tutuklu 414 sanıklı İBB Davası’nın yargılamasına, İstanbul 33. Ağır Ceza Mahkemesi’nce Silivri’deki Marmara Kapalı Cezaevi’nde 75’inci gününde devam ediliyor.

Bugün saat 11.10’da Medya AŞ Satın Alma ve İhale Müdürü Fatoş Ayık’ın savunmasıyla başlayan duruşmada,  İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ile birlikte 53 kişinin savunması alındı.

Yargılananların tahliye taleplerinin tamamlanmasının ardından mahkeme kararını açıkladı. Ekrem İmamoğlu dahil, 51 kişinin tutukluluğunun devamına karar verilirken,  Bakırköy Belediye Başkan Yardımcısı Ali Rıza Akyüz ve iş insanı Serkan Öztürk’ün tahliyesine karar verildi.

Ekrem İmamoğlu’nun tahliye talebiyle yaptığı savunmasının tamamı şöyle:

Silivri’deyiz, Silivri’de mahkeme başkanı ve heyeti huzurunda aziz milletimi saygıyla selamlıyorum. İlginç bir haftadan geçiyoruz. Neredeyse bu topraklara milletimizin girişinin 1. yılına yaklaşırken, 950 yılı aşmış bir tarihte; barışı, kardeşliği, huzuru tesis etmek konusunda büyük bir seferberliğin konuşulduğu bir yıl dönümünün içinden geçiyoruz. Yine 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın olduğu bu haftada, 100 yıl önce, 103 yıl önce Cumhuriyet’i kuran aziz milletimiz; bu Cumhuriyet’in, demokrasinin 100 yıllık mücadelesinde devletin esasını oluşturan adaletin kolonlarının sarsıldığı bir dönemde Cumhuriyet, adalet ve demokrasi mücadelesini verdiğimiz bir dönemden geçiyoruz. Ve yine barışın konuşulduğu 1 Eylül’de de gerçekten olabildiğince nobran, otoriter yöneticilerin savaş naraları attığı bir dönemde, ne yazık ki Atatürk’ün bize emaneti “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesine sahip çıkabilmenin ne kadar önemli bir erdem olduğunu, hep beraber hatırlayıp, ona sarılmanın ne kadar bize güç kattığını konuşuyoruz.

‘Buradan örgüt çıkmayacağını herkes görüyor’

Aynı zamanda tabii 1 Eylül’de adli dönemin başladığı bir ortamda, bütün yargı mensuplarının ve burada bulunan hukukçularımızın, bulunmayan hukukçularımızın da aynı şekilde hayırlara vesile olmasını dileyeceğim bir dönemin başlangıcında, çok hasar almış, toplumun %80’inin ne yazık ki yargıya inanmadığı, yargıya güvenmediği bir ortamda, bunun hasarlarının acilen giderildiği ve yanlışların değil, artık doğruların yapıldığı, yere düşen adaleti tekmelemenin değil, onu ayağa kaldırmanın sorumluluğuyla hareket edildiği bir sürecin hatırlandığı bir adli dönem olmasını da buradan hatırlatmayı önemsiyorum. Sonuçta çok önemli yıl dönümlerinde çok büyük sorunlarla karşı karşıya olduğumuzu, ben buradan hissederek aziz milletimize duyurmak istiyorum.

Tabii neredeyiz? Silivri’deyiz. Türkiye’nin, hatta Avrupa’nın en büyük duruşma salonundayız. Ama asıl soru şu: Böylesine büyük bir salon acaba ne kadar büyük bir adalete ev sahipliği yapıyor ya da yapabilecek? Yanıtını elbette ki kıymetli milletimiz verir. Eninde sonunda milletimiz bunun yanıtını verir ve elbette gereğini de yapar. Bu salona baktığımızda, esasında “örgüt” diye bir kavramın konuşulduğu bir ortamda, arkamda bulunan, başta kadın arkadaşlarımız olmak üzere, tutsak, burada tutsak bulunan kıymetli kader arkadaşlarıma baktığımda, buradan bir örgütün çıkmayacağını herkes görüyor. Kim bakmak isterse görebilir. Ama bakmaz ise, görmek istemezse, zaten ona biz zorla gösterecek bir halimiz de yoktur.

İmamoğlu’ndan Akın Gürlek’e: ‘Canlı yayını istiyorum. Hem de misliyle istiyorum’

“Buradan bir örgüt çıkmaz, bunu millet de görüyor. Burada bir suç örgütü yok. Gerçekten büyük bir zalimlikle mücadele eden kader arkadaşlarım var” diyen İmamoğlu, Adalet Bakanı Akın Gürlek’in kendisi hakkında “Davanın canlı yayınlanmasını istiyor mu gerçekten?” sorusuna da yanıt verdiği konuşmasına şöyle devam etti:

Ama esasen dışarıda başka bir düzen görüyorum. Siyaset işaret ediyor, bir kısım medya hüküm veriyor, yargı harekete geçiyor, biri konuşuyor, diğeri manşet atıyor; ardından bir karar geliyor, gündem değişiyor. Gerçekten şipşak, böyle çok dikkat çekici, içini dışının iyi analiz edilmesi gereken bir düzenle karşı karşıyayız. Bu düzene “sistem” diyebilirsiniz, “örgüt” diyebilirsiniz ya da tersten konuşup örgüt, sistem, düzen, başka kavramlar da ekleyebilirsiniz. Bütün bunlar yaşanırken, Türkiye’de ne yazık ki Adalet Bakanı neyle meşgul derseniz, çıkmış “Ekrem İmamoğlu hâlâ” -bu davayı konuşarak, bu davaya müdahale ederek- “davanın canlı yayınlanmasını istiyor mu acaba?” diye soruyor. Bana göre iftiraname olan bu belgeye imza atan ve daha yayınlanmadan, usulsüzce ne yazık ki “Asrın yolsuzluğu” diyerek cezayı önden kestiren, kesmeye çalışan dönemin başsavcısı, şimdi Adalet Bakanı olmuş olan şahıs; yetmemiş, bu ucube sistemde bir de HSK Başkanı olmuş. Derdi; Ekrem İmamoğlu.

Ben yine de buradan herkesin duyacağı bir şekilde cevap vereyim: Evet, canlı yayını istiyorum. Hem de misliyle istiyorum. Hatta biraz daha ileri gidiyorum: Başladığı ilk günden bugüne geçmiş duruşmalar da yayınlansın. SEGBİS orada, imkan var, teknoloji var. Her milimi yayınlansın, millet izlesin. Buyurun, bekliyorum. Çünkü benim milletimden saklayacak sözüm yoktur. Millet dinlesin, millet görsün. Ben, hep milletime konuştum. Millet kendi kararını versin. Çünkü ben her anımla, malımla, mülkümle, yaşamımla, her şeyimle açığım, şeffafım. Veremeyeceğim hesabım da yoktur. Çünkü millet şahidimdir.

‘Tarihin gördüğü en ağır haysiyet cellatlığı yapılıyor’

Az önce ifade ettiğim gibi, bu soruşturma yürütülürken çok yakın, yani uzun bir zaman geçti, büyük bir zulüm içerisindeyiz ama günler hızlı geçiyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı, o dönem, iddianame hazırlandıktan sonra Adalet Bakanı oldu. Başsavcı olduğu dönemde teamüllere, kanuna aykırı olarak basın açıklaması yapıyor. Bizzat organize ettiği, sürecin tasarımını yaptığı o dönemde iftiraları kamuoyunun önüne anlatıyordu. Kamuoyunun önünde bunun sözcülüğünü yaptı. Hatta uhdesinde gizlilik kararı olan dosya içindeki yalan, dolan, iftira ne varsa daha hiçbir avukatımızın katına dahi çıkamadığı adliyede, bütün bunlar yandaş basına sızıyor, devletin kanalı TRT’ye sızıyor, masumiyet karinesi hiçe sayılıyor ve tarihin gördüğü en ağır haysiyet cellatlığı yapılıyordu. Tarihte gerçekten görülmemiş… Hiç kimsenin başına gelmesin. Hani bizde bir laf vardır ya, değerli bir laf vardır: “Allah düşmanımın başına vermesin” der. Toplumda değerli bir şekilde kullanılır ama gerçekten alçakça tasarlanmış bu dönemde; ailelerimiz, kadınlar, çoluk çocuk, herkes, yakınlarımıza, iffetime, namusuna varacak kadar saldırılara maruz kaldık.

Şimdi tabii makam gereği siyasetçi oldu. Yine unutmadığı bu zaman diliminde bir yargı sürecini etkilemeye dair konuşmalarını sürdürüyor. Oysa Anayasa çok açık. Anayasa; hiçbir organ, makam, merci veya kişi yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez, genelge gönderemez, tavsiye ve telkinde bulunamaz. Hatırlayın…

‘İBB soruşturmasını başlatmak için başsavcı olarak atandı’

Adalet Bakanı Akın Gürlek’in açıklamasını hatırlatan İmamoğlu şöyle devam etti:

“Savunmamı nasıl yapmam gerektiğini anlatıyor. ‘Ekrem Bey’in, diğer yargılanan kişilerin siyasi polemiğe girmeden, dosyadaki delillere göre yargılama savunma yapmasını istiyorum’ diye az önce okuduğum anayasadaki maddeye aykırı tavsiye ve telkinde bulunarak, tabiri caizse bir genelge gibi konuşuyor. Aynı anda, tarihte olunmamış bir şekilde bakan, başsavcı, hakim, savcı, avukat mı olmak istiyor diye düşünmeden edemiyorum. Tarih böyle bir vaka görmüş müdür? Ancak bilinsin ki bu siyasi kişi, Adalet Bakanı, AK Parti’nin 31 Mart 2024 yenilgisinin hemen sonrasında, evet, bilerek, tespitle iddiayla söylüyorum ki; bu soruşturmayı, bizzat bu soruşturmayı başlatmak için İstanbul’a Başsavcı olarak atanmıştır. Bu soruşturmanın karar vericisinin tensipleriyle, İstanbul’a bu göreve bunun için gelmiştir. O başlattı bu soruşturmayı Başsavcı iken. Evet buraya gelmeden ben bunu tespit etmiş bir kişi olarak iddia ediyorum. Mahkemeye çıkmama dair 25 gün kala yapılan bu soruşturma sonrasında ödül olarak, mevki olarak Adalet Bakanı olmuştur.”

‘Türkiye için en büyük tehdit’

“Bu cendereyi yaratanlar, buradan adalet çıkacak diye, yüce Türk milletini bu şekilde işleyen bir sistemde ikna edemezler. Çünkü başından itibaren talimat verilmiştir. Kendisi talimatı almıştır, yola çıkmıştır. Bu makam, bu süreç her zaman söylüyorum, ne yazık ki Türkiye’de bir makam, mevki, menfaat düzeninin çıktısıdır. Biz bir maça çıkmışız, iddia ve savunma makamları hukuki bir mücadele yapacak hani sözüm ona “silahların eşitliği” var ya. Ama bir de ne görelim; iddia makamının lideri, iddianame ile övünen kişi, yani esas iddia makamı, karar merciinin tepesine oturtulmuş. Adalet Bakanı, HSK Başkanı olmuş. Gerçekten Nasreddin Hoca fıkrası gibi bir hukuk düzeninden bahsediyoruz. Acı bir süreç bu. Türkiye adına, Türk yargı düzeni adına, Türk milleti adına, Türkiye’nin geleceği adına böyle bir sistem ve düzende oluşmuş bu, gerçekten kötü düzen, Türkiye için en büyük tehdittir.”

‘Direnmeye devam edeceğim’

“Bir dipnot düşeyim: Bakın 19 Mart sürecinden itibaren ben 15 ceza davasıyla muhatap olmuş bir kişiyim. Bu da tarihte yok. Ve 23 hakim değiştirildi benim duruşmalarımda. Tam 23 hakim. 23 hakim benim duruşmalarımda değiştirildi. Bakınız; yargı düzenimizi tanımlayan kurallar, maddeler Anayasa kitabında yazsın diye oraya konulmadı. Mahkemelerin bağımsızlığı ve tarafsızlığı millet adına kullanılan yargı yetkisinin temel şartıdır. Bir Adalet Bakanı, devam eden bir yargılamada sanığın nasıl savunma yapması gerektiğini söyleyemez. Sanığın savunmasını “siyasi şov” olarak nitelendiremez. Devam eden bir dava hakkında mahkemeye yönelik tavsiye, telkin niteliği taşıyabilecek açıklamalar ya-pa-maz. Biz burada gerçekten Türkiye’yi çok ağır bir sürece doğru iten, ağır bir sürece doğru iten bir avuç muhterise karşı karşıyayız. Anayasal haklarına, geleceğine el konulmak istenen halkımız adına direniyoruz, direnmeye devam edeceğim.”

“Savunduğumuz şey özgürlüğümüzdür, itibarımızdır, emeğimizdir. Ve özgürlüğümüz, itibarımız, emeğimiz üzerinden Türkiye’nin özgürlüğünü, itibarını, emeğini, geleceğini çalmak isteyenlere karşı bir mücadeledir. Siyasi şova ihtiyaç duyanlar, halkın ekmeğine göz koyanlardır. Bu rejimi, bu sistemi yaratanlardır. Bunlar için ekmeği uğruna direnen maden işçileri; ağacı, suyu, toprağı için direnen köylüler; özgür ve bilimsel, ücretsiz eğitim için direnen gençler, öğrencilerimiz, öğrencilerimiz velhasıl hak ve emek uğruna, emek uğruna, bağımsızlık uğruna direnen tüm milletimiz bunlara göre şov yapmaktadır. Zira gerçeklikten ve halktan kopmuşlardır. Boşlukta savrulmaktadırlar. Çok zayıftırlar. Çünkü esas güçlü olan millettir. Bu kavram hiç değişmez, değişmeyecektir. Millet güçlüdür, millet büyüktür.”

‘Siyasi şov bu iftiranâmede yazan şeydir’

“Bir ceza dosyasında, dört kez seçim kaybettikleri kişiye karşı, Beylikdüzü’nden İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne, siyasi parti yönetiminden cumhurbaşkanlığı adaylığına ve seçimlerine uzanan siyasi bir yargılama hikâyesi kuruluyor. Siyasi şov, aslında iddianame denen, bana göre bu iftiranâmede yazan şeydir. Sonra o hikâyeye karşı kendimizi savunduğumuzda savunmamıza “siyasi şov” deniliyor. Yazanlara göre nedir bilmem ama bu bir terfinâmedir, iftiranâmedir. Bütün iddialar çöptür ve çökmüştür. Hani “delillere göre savunma yapılsın” deniyor ya; bir tek, altı ay bitti, bir tek delili şu mahkemede huzurda kimse görmedi, ben de görmedim. Bir tek delil. Gören varsa şimdi yansıtsınlar, ben özür dileyeceğim. Bütün bu olaylar yaşanırken sırf bir kişinin iktidarını, koltuğunu korumak için 19 Mart darbesiyle —bunu ben söylemiyorum, ekonomistler söylüyor— bir yılda milletin cebinden 250 milyar dolar ödetilerek 87 milyon insanın hayatından çalınıyor. Hatırlatalım; iddianamede yazılan CHP’yi ele geçirmek —böyle bir işlem var mı ya?— CHP’yi ele geçirme işlemi, rakibini bertaraf etmek gibi bir takım işlemler ne yazık ki bu ucube rejim tarafından, saray rejimi tarafından yargı kollarının usulsüz, utanç verici butlan kararıyla atanmış aparatlarla gerçekleştirilmeye devam ediliyor. Bizle ne alakası var?”

‘Zalimliğe karşı 87 milyona yakışacak bir mücadele veriyorum’

“Bütün bunlar yaşanırken hiçbir şey olmamış gibi davranmamız bekleniyor. Millet şahidimdir; bu kötülükleri yapanlar gibi kinle, nefretle değil, en üst seviyede sorumlulukla, büyük gayret ve dirençle zalimliğe karşı 87 milyona yakışacak bir mücadele veriyorum, vermeye devam edeceğim. Ama belli ki asıl rahatsızlık tam olarak bundan kaynaklanıyor. Susmamamızdan, anlatmamamızdan… Anlatmamızdan daha doğrusu, milletin gerçekleri duymasından rahatsızlar. Öyle ki artık sözümüzün yalnızca bu salonda değil, bu salonun dışında da duyulmasını engellemeye çalışıyorlar türlü yöntemlerle.”

‘Silivri’de savunma hakkım engellendi’

“Savunma hakkıma ilk müdahale, değerli avukatım Mehmet Pehlivan’ın benim avukatlığımı yaptığı için tutuklanarak hukuksuz şekilde özgürlüğünün elinden alınmasıyla başlamıştır. Daha sonra burada Silivri’de savunma hakkım elimden alınmıştır. Savunmam engellenmiştir. Asrın hukuksuzluğu sıfatını kazanacağından emin olduğum 4.000 sayfalık iddianame için savunmamı tarihte görülmemiş biçimde avukatlarımın savunmalarıyla, sorgu dâhil 7-8 saatte bitirmem istenmiştir. Israrla serbest biçimde savunma yapmak istediğimi söylememe, süre sınırı getirilmesin dememe, hiç sesimi yükseltmeden talebimin sebeplerini açıklamaya çalışmama rağmen savunmama engel olunmuştur. Gerçeğe aykırı bir biçimde savunma yapmaktan kaçmakla suçlandım; tutanak, dosyada kapı gibi durmaktadır.”

‘Kitabımı da tutukladılar’

“Millet şahidimdir: Ben hak yemem, hakkımı da yedirmem. Hakkımı yedirmemek için de ömrüm heder olsa, onu ödemeye hazır bir kişiyim. Bu kadar net.
Yaptırılmayan geniş savunmamdan bir derleme yaparak, bir kitap yazdım. Çünkü, kıymetli halkımızın mutlaka savunmamın ana hatlarını bilmesini istedim. Ancak belli ki savunmanın mahkeme salonunda duyulması engellendiği gibi, milletime ulaşması da istenmemiştir.”

“Yazdığım şeyden bile çekinen bir düzen olabilir mi? İddia ediyorum tarihte görülmemiş bir biçimde bandrol başvurumuz usulsüzce bekletilmiştir. Bandrol alındıktan sonra, matbaada baskıya başlanmıştır. Daha baskı makineleri yeni dönmeye başlamışken, usulsüz ve mesnetsiz bir gerekçeyle matbaaya baskın yapılmış matbaaya ve baskı durdurulmuştur. 4 gün sonra da yine tek bir doğru satırı olmayan hukuksuz bir mahkeme kararıyla kitap basılmadan yasaklanmıştır. Bunun özeti şudur: ‘Canlı yayınlayın’ dedin, yayınlamadılar. ‘Peki’ dedim, ‘O zaman bu salondan sorularımı sorayım, anlatayım iddiaların, iftiraların karşısında gerçekleri ortaya koyayım.’ O da olmadı. Bana soru sormayı bile düşünmemiş iddianame… Mahkeme… Baktım sorgumu yapamıyorum, dedim ki: ‘Benim sözüm milletime, o zaman kitap olarak yayınlansın, gitsin. Yayınlarım millete, isterse okur, milletim isterse okur, isterse kendi kararını kendi verir.’ Milletin iradesinden, aklından, vicdanından ben korkmadım. Kendimi zaten millete emanet etmiştim ama onlar korktular. Bunu da yaptırmadılar.”

“Avukatımın tutuklanmasından savunmamın tutuklanmasına, ardından kitabımın tutuklanmasına geldik. Bir sonraki aşama nedir; gerçekten çok merak ediyorum. Bir sonraki aşama neyi planladılar, ne planlandı çok merak ediyorum. Millet şahidimdir, tekrar ifade ediyorum; susturulamaz, kimse susturulamaz tarihte, susturamayacaksınız. Savunma susturulamaz, millet susturulamaz.”