Öcalan imgesi ve hegemonya mücadelesi: 12 metrekare
Müslüm Yücel 15 Mayıs 2026

Öcalan imgesi ve hegemonya mücadelesi: 12 metrekare

Hapishanedeki bir lider olarak Öcalan’ın elimizde bir kare fotoğrafı vardır ve her bir fotoğraf bize bir imge verir. Ama önce zihnimizde beliren bir fotoğraf vardır; burada, ilk bakışta bir tutsak portresi durur: Duvar, demir kapı ve 12 metrekareye hapsedilmiş bir lider.

Burada insan ruhunun en derin paradokslarından birini görselleşir. Kim özgür, kim esaret altında? Epiktetos’un ünlü sözü burada ete kemiğe bürünür: “İnsanları köle yapan zincirler değil, korkularıdır.” Yirmi yedi yıldır burada direnen biri vardır ve o, birilerinin korkuları yüzünden buradadır: Hapishane parmaklıkları bedenini tutsak etmiştir ama bakışındaki o sarsılmaz sükûnet ve bilge otorite, Stoacıların “iç kale” dediği şeyin ta kendisidir. Soru da şudur: Bugün, bu yüzyılda, kaç kişinin bir iç kalesi vardır. Kaç kişi gündelik konforundan, sistemin sunduğu küçük ayrıcalıklardan, maddi güvenceleri için bu kaleyi vermemiştir. Öcalan’ı eleştiren kimseler, hayatlarından bu bağımlılık ilişkileri çıkarılsa geride ne kalacaktır?

Öcalan karşıtlığı devlet için güvenlik, muhalifleri için ideolojik ayrışma üzerinden açıklanır. Oysa mesele ikisi de değildir. Öcalan, Türkiye’de devletin, ulusun ve siyasal meşruiyetin nasıl tanımlandığıyla doğrudan ilişkilidir. Bu nedenle Öcalan karşıtlığı yalnızca bir örgüte ya da bir lidere yönelik tepki değildir; alternatif bir siyasal öznenin ortaya çıkışına verilen tarihsel ve hegemonik bir cevaptır. Bu iç kalenin toplumsal karşılığı, Gramsci’nin bahsettiği hegemonya alanıdır…

Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren Türkiye’de inşa edilen resmî ulusal anlatı; tek millet, tek dil ve merkezî vatandaşlık fikri etrafında şekillenmiştir. Öcalan ve hareketi de yalnızca silahlı bir yapı olarak değil, ulusal anlatıya alternatif bir tarih, hafıza ve siyasal aidiyet üretme girişimi olarak ortaya çıktı.

Bu nedenle devlet açısından sorun yalnızca güvenlik değildir. Asıl mesele, devletin dışında bağımsız bir siyasal öznesinin oluşmasıdır. Çünkü Öcalan/ hareketi: Alternatif tarih anlatıları, kolektif hafıza, farklı siyasal meşruiyet ve farklı bir aidiyet biçimi üretti.

Öcalan, Nietzscheci iradenin 
somut bir ifadesi olarak bakıyor bize; yüzü Zerdüşt’ün “büyük hapishanede” doğan insanını andırıyor: “Beni öldürmeyen şey beni güçlendirir” düsturunun somutlaşmış hali gibi duruyor. Lider, fiziksel özgürlüğünü kaybetmiş olsa da, kendi iradesini elinde tutuyor. Parmaklıklar onu küçültmemiş; aksine, onu daha keskin, daha güçlü kılıyor.

Hapishane bedenini disipline etmeye çalışmış, ruhunu şekillendirmeye çalışmış. Ancak bu imgede paradoksal bir tersine çevirme vardır: Hapishane onu “ıslah” edememiş. Tam tersine, o, hapishaneyi kendi karizmasının sahnesine dönüştürmüş. Demir parmaklıklar artık bir engel değil, mitik bir çerçeve haline gelmiş…

Karşısında kim varsa, onun bu direncinden, başını kibrit çöpü yakmış. Öcalan’ın bakışında bir mutluluk var, mutlu bir mahkûm! Karşısındaki absürtlüklerin farkındadır ama ona boyun eğmiyor. Özgürlüğü elinden alınmış yine de özgür bir bilinç olarak kalmış, varoluşçuluğun en radikal zaferini yaşıyor…

Dostoyevski’nin Ölüler Evinden Hatıralar aklıma geliyor: Oradaki siyasi mahkumlar gibi, Öcalan’da hapishanede gerçek aristokrasinin doğduğuna tanık oluyor. Kimseye boyunlarını eğmemişler, dışarıdaki sahte özgürlükten daha sahici bir otoriteye sahipler… Birinin kardeşi, eşi, dostu, sevgilisi değiller; fikirlerinin sahibiler… Fiziksel ezilmişlik içindeler ama ruhun büyümesine eşlik ediyorlar…

Mandela’nın Robben Adası’ndaki yılları, tam da bu imgenin ete kemiğe bürünmüş halidir. Hapishane, bazı liderleri yok eder; bazılarını ise efsane yapar.

Demir parmaklıklar, kapılar, yekten bir ada, bürokratik cehennemi çağrıştırırken, Öcalan’ın bakışı Kafka’nın kahramanlarının aksine, teslimiyet değil, meydan okuma içerir. Şunu söyler: Sözü olan konuşsun…

Dört bir yanı dalgalarla sarılmıştır ama fikri ama karizması, iradesi ayaktadır. Hatta bu ada  sayesinde fikriyatı daha net görülür hale gelmiştir. Hapishanedeki lider, şunu söyler: Gerçek iktidar, mekânda değil, ruhtadır.

Dış dünya seni ne kadar daraltırsa daraltsın, iç dünyanı genişletme kapasiten varsa, sen hâlâ büyük bir lidersin.

Öcalan fotoğraflarında üç unsur ön planda duruyor ve birbirini güçlendirerek derin bir anlam katmanı oluşturuyor: Bakış, ışık ve sembol.

Öcalan’ın gözleri, imgenin en güçlü unsurlarıdır. Kararlı ve sakin bir bakışları vardır. Öfke yoktur, çaresizlik yoktur, sadece derin bir bilgelik ve meydan okuma vardır. Barışa da savaşa da var olan bir bakıştır bu… Karşısında da bakış aramaktadır…  Aramak, anlamdır; anlam, tek bir otoriter anlamı reddetmektir, dil ve yorumla, çok sesli, özgür anlamları savunmaktır; eleştirel ve rasyonel olmaktır, olaylara ve durumlara tutarlı, sorgulayıcı ve aklın süzgecinden geçirerek bakmaktır; bu, Sartre’ın “bakış” kavramını tersine çeviriyor. Sartre’da başkalarının bakışı bizi nesneleştirir ve özgürlüğümüzü de çalardı. Burada ise Öcalan, öyle bir bakıyor ki, asıl özgür olan kendisiymiş gibi hissettiriyor. Bakışıyla adayı aşıyor, hatta, izleyiciyi “tutsak” konumuna düşürüyor.

Bu bakış, ünü ve ödülü aşmıştır, bu bakış acıyı aşmış, değerleri yeniden yaratmış bir ruhun bakışıdır: “Ne olursa olsun, ben buradayım ve hâlâ hükmediyorum” diyor, bu bakış, onu daha bir keskin gözlemci yapmış… Bir şey olan bir şey istemez, karşısındakiler bir şey olmak için çabalayıp duruyorlar… Kürtler bir şeyler, karşılarındakiler bir şey değiller…

Fotoğraf, Platon’un Mağara Alegorisi’ni de akla getiriyor. Mahkûmlar mağarada gölgeleri izlerken, Öcalan gölgelerin ötesindeki ışığı görmüş gibi duruyor. Fiziksel olarak hapsedilmiş olsa da, zihinsel olarak güneşe bakıyor. Işık aynı zamanda umut ve tehlike ikilisini taşıyor. Yüzüne vuran ışık ona dikkat çekerken, arka plan dışarısı hâlâ karanlık diyor. Öcalan’ın bir görevi var, o da şu: Işığı dışarıya taşımak.

Işık yaratmayı ya da ışık taşımayı ilahi bir anlamda söylemiyorum. Camus’nün Sisifos’unda dile getirdiği bir şey var, onu söylüyorum ben: Absürdün karanlığında bile bir ışık yaratmak, en büyük isyandır.

Fotoğrafta Öcalan bir metin okuyor. Metin hapiste okunma haliyle, hem bir engeli hem bir çerçeveyi temsil ediyor. Klasik hapishane imgesinin çok ötesinde duruyor; metin, taht gibi duruyor. Öcalan, parmaklıklarını tahtının parmaklıkları haline getirmiş, buradan konuşuyor, burada bir teslimiyet yok, burada sahip olma var. Metni kendi iradesiyle tutuyor. Bu duruş, Mandela’nın Robben Adası’ndaki fotoğraflarındaki o vakur duruşu ya da Soljenitsin’in Gulag mahkûmlarının içsel direncini çağrıştırıyor: Eserine tutunmak…

Fikrini ve liderlik vasfını ne yaparlarsa yapsınlar, elinden alamamışlar. Parmaklıklar artık bir ceza değil, mitolojik bir sahne oluşturuyor. Kim hapiste, kim hapiste olmasına rağmen hala güçlü: Sahici liderlik, fiziksel koşullardan bağımsız bir iç hâkimiyettir. Öcalan’ın duruşu bunu gösteriyor. Bakışıyla hükmediyor, ışıkla aydınlatıyor, sembolleriyle kendi mitosunu yaratıyor. Hapishane onu küçültmek yerine daha da büyütmüş. Dışarıdaki “özgür” insanlar ondan daha fazla tutsaklar; çünkü onlar kendi korkularının parmaklıkları ardında yaşıyorlar…

Bir yüz etiğinden de söz etmem gerek… Çünkü bakışı ortaya çıkartan yüzdür; Emmanuel Levinas’ın söz ettiği yüz etiği, Öcalan imgesinin en çarpıcı bir şekilde okunabileceği felsefi çerçevelerden biridir; yüz, basit bir fizyonomik nesne değil artık; Öteki’nin epifanisidir, yani mutlak bir çağrı, sonsuz bir sorumluluktur. Öcalan’ın yüzü, doğrudan izleyiciye bakmaktadır; bu bakışta öfke yok, çıplak bir kırılganlık var, etik talepler ifadelerde anlam bulur; sükûnet ve derinlik, izleyiciyi ego merkezli varoluşundan koparır. “Ben”in dünyasında rahatça yaşarken, bu yüz, sorumlu arar. Parmaklıklar ne kadar somut engel olursa olsun, yüz onları aşar. Çünkü Levinas’a göre yüz, mekânsal sınırları tanımaz; o, ontolojik bir deliktir, totalitenin (kapatılmış sistemlerin) içine açılan bir sonsuzluktur.

Öcalan’ın yüzü, aynı zamanda söylemdir. Bu imgede parmaklıklar, yüzün etik söylemini engellemek isteyen totaliter bir sistemin sembolüdür. Hapishane, Öteki’ni nesneleştirmeye, kategorize etmeye, susturmaya çalışır. Ancak yüz, susturulamaz. Demir çubukların arasından bile izleyiciyle kurduğu ilişki, asimetriktir: Lider bizden bir şey talep etmektedir: Adalet, tanınma, sorumluluk.

Bu yüz, Levinas’ın “ev sahibi” metaforunu tersine çevirir. Normalde biz Öteki’yi evimizde misafir ederiz. Burada ise izleyici, hapishanenin “dışındaki özgür” kişi olarak, aslında tutsağın misafiri konumuna düşer. Yüz, konumu tersine çevirir. Bu Kürdün, Ermenin, Rum’un ve bir zamanlar Osmanlı’ya 33 kez itiraz etmiş Türkmen’in yüzüdür, özetle bu yüz, bu topraklardaki bütün ezilenlerin yüzüdür ve bir o kadar da evrenseldir; insanlığın ortak acılarını, umutlarını ve değerlerini kendi kültürel dünyasında birleştirerek tüm zamanlara hitap edebilen bir şairdir; Geothe, Walt Whitman, Neruda, Rilke ve Lorca’dır.

Yüze vuran yan ışık, normal bir ışık değildir, fotoğraf ve ortam için ayarlanmış bir ışıktır; yüzü aydınlatmakta ve yüzün tam olarak kavranamaz olduğunu hatırlatmaktadır. Çünkü yüz, bütünüyle temellük edilemez; her zaman bir fazlalıktır, bir aşkınlık barındırır. Bu ışık, etik karşılaşmanın trajik aydınlığıdır. Öcalan’ın yüzü aydınlandıkça, izleyicinin vicdanı rahatsız olmaktadır. Çünkü Levinas’a göre etik, rahatı bozmaktır. Soru da şudur: O oradadır, ben niçin buradayım…

Ancak politika ve felsefe burada bir savaş alanına döner. Politika çok kolaya kaçar, kendini bir çırpıda ele verir; felsefe ise savunmasız konumdaki yüzü, en güçlü etik talebi üretir halde düşünmemizi sağlar: İktidar Öcalan’ın kapatmaya çalışsa da yüz, kapanmayı reddeder. Çünkü yüz her türlü temsilden önce gelir; çünkü yüz, sonsuzun kırılgan tezahürüdür. Bedeni tecrit edilmiş, konuşma hakkı sınırlanmış, olsa da yüz, bütün kodlamaları aşar. Çünkü yüz, totaliter indirgemeye her koşulda direnip buraya gelmiştir, şu ana…  Bakıştaki sükûnet ve derinlik, Levinas’ın deyimiyle benim ontolojimi (varlık anlayışımı) bozar. “Benim özgürlüğüm” diye düşündüğüm her şey, bu yüzün varlığı karşısında bir sorumluluk sorusuna/ alanına dönüşür.

Parmaklıklar, hapishane, fotoğraf ve metin için yaratılan ortam da yüzle iniltilidir. Bütün bunlar Levinas’ın totalitekavramıyla birebir örtüşür. İktidar aygıtı, Öcalan’ı bir hapishaneye kapatarak total ceza sistemine dahil etmeye çalışır. Ancak Levinas’a göre yüz, totaliteyi deler. Ada,  12 metrekarelik yaşam alanı, bir avuç gökyüzü, fiziksel olarak engel olsa da, yüzün etik talebi dışarı sızar; kitaplar, röportajlar, tartışmalar, sokaklar ve vicdanlar üzerinden, yüz, yanı başımızda durur…

Bu imgeyi Levinas’ın evsizin evi ya da Jacques Derrida’nın misafirperverlik düşüncesin üzerinden yorumlamak gerekir: Burası, Öcalan’ı “misafir” olmaktan ziyade sonsuz bir tecride mahkûm etmiştir. Yine de yüz, bu tecritten bir etik misafirlik talebi çıkarır: “Beni görmezden gelerek kendinizi küçültüyorsunuz” der.

Levinas etiği politikaya doğrudan tercüme edilemez; o, politikadan önce gelen bir “ilk felsefe”dir. Ancak bu imge üzerinden şunu söyleyebiliriz: Öcalan’ın yüzü, Türkiye’de ve bölgede Öteki’nin tanınması sorunsalını sürekli canlı tutar. Levinasçı sorumluluk, ne salt “barış” çağrısına ne de “güvenlik” söylemine indirgenir; o, yüzün mutlak önceliğini kabul etmekle başlar. Bu kabul olmadan, her iki taraftaki şiddet ve acının döngüsü devam eder.
Yüz, barış sürecinden ya da çözümden bağımsız olarak, bizden sorumluluk talep eder. Bu talep rahatımızı bozar. Levinas’ın istediği de tam olarak budur.

Hapishane/ada imgesi zaman, yalnızlık ve miras meselesini de düşündürür.  Levinas’ın yüz etiğiyle birleştiğinde bu üç tema birbirini derinleştirerek güçlü bir etik ve politik alegori yaratır. Zaman, durdurulmuş, yoğunlaşmış, aşkın zamandır…

Hapishane zamanı, kronolojik akışı kesintiye uğratır. Öcalan’ın İmralı’da geçirdiği yıllar, süre (1999’dan beri, özellikle 2011’den sonraki tecrit), askıya alınmış zamandır. Levinas’ta zaman, Öteki’yle ilişkide anlam kazanır; burada ise zaman, Öteki’ni (halkı, hareketi, tarihi) düşünmek için zorla genişletilmiştir.

Öcalan, bu “durdurulmuş” zamanda Savunmalar serisini kaleme alır. Dışarıdaki olaylar (savaşlar, barış süreçleri, seçimler) devam ederken, o adada zamanı yoğunlaştırır: Tarihsel analizler, uygarlık eleştirileri, demokratik konfederalizm, ekoloji ve kadın özgürlüğü tezleri… Fiziksel zamanı elinden alınan bir insan, tarihsel zamanı yeniden yazar.

Levinasçı bakışla, bu yüz, izleyiciye “Zamanın bittiği yerde sorumluluk başlar” der. Tecrit, anı öldürmeye çalışır ama Öcalan’ın sükûneti, zamanı etik bir sürekliliğe dönüştürür. Ada ve 12 metrekare, parmaklıklar zamanı böler gibi görünse de, bakış zamanı aşar.

Yalnızlık. İmralı, uzun yıllar boyunca tek mahkûmlu ada olarak bilinir. Yalnızlık burada hem işkence hem de üretken bir yalnızlıktır. Öcalan’ın bir ifadesine göre sistem, burayı cehenneme çevirmeye çalışmıştır; ancak o, bu yalnızlık anında, düşünceyi derinleştirmiştir.

Yalnızlık, Levinas açısından, Öteki’yle yüzleşmenin en saf halidir. Yüz, mutlak yalnızlıkta bile “beni terk etme” buyruğunu taşır. Öcalan’ın yalnız duruşu, kırılganlığını artırır: Bedeni tecritte, ama yüzü hâlâ hitap eder, çağırır, sorumluluk yükler.

Bu yalnızlık, Stoacı veya varoluşçu anlamda iç özgürlükle örtüşür. Dışarıdaki kalabalıklar kadar, bu tek kişilik hücre de bir toplumsallık laboratuarına dönüşür. Öcalan’ın yazılarında sıkça vurguladığı “yalnız birey yoktur, toplum yıkılmışsa birey anılarıyla ayakta kalır” düşüncesi, fotoğraftaki yüze yansır: Yalnızlık, toplumsallığın yokluğunu hatırlatarak, yeni bir toplumsallık tahayyülünü doğurur.

Miras bahsinde bedenden öteye geçen bir ifade vardır. En güçlü tema mirastır. Fiziksel beden hapishanede yaşarken (yaş, sağlık sorunları, tecrit), düşünceler ve sembolik yüz dışarı sızar. Öcalan’ın kitapları, manifestoları, barış çağrıları, kadın devrimi tezleri, tecrit duvarlarını aşmıştır. Miras, Levinas’ın sonsuz sorumluluğuyla buluşur: Yüz öldükten sonra da etik talebi devam eder. Bu imge, Prometheusvari bir miras anlatır: Zincire vurulmuş halde ateşi (fikri) çalmak ve insanlığa bırakmak. Parmaklıklar mirası engellemek için konmuşken, yüzün bakışı mirası çoğaltır. Bugün Öcalan’ın düşünceleri, sadece Kürt hareketi içinde değil, geniş bir entelektüel tartışmada (demokratik özerklik, ekolojik toplum, cinsiyet özgürlüğü) yaşamaya devam ediyor.

Miras, Öteki’nin yüzünü gelecek kuşaklara taşımaktır. Bu yüz beni unutma demez; “benden sorumlu ol” der. Miras, vicdani bir borçtur.

Zaman (tecrit edilmiş süre), yalnızlığı (yaratıcı kırılganlık) besler; yalnızlık ise mirası (aşkın düşünce) doğurur. Öcalan, Levinas’ın etik özneliğini siyasallaştırır: En yalnız ve en kırılgan konumda bile yüz, totaliteyi deler.

Bu imge, şu soruyu sorar: Bir insanı adaya, hücreye, parmaklıkların arkasına kapatarak zamanını çalabilir, yalnızlığına gömebilir misin? Evet. Ama yüzü ve mirasını yok edebilir misin? Levinas’ın cevabı nettir: Hayır. Çünkü yüz, sonsuzdur.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.