Ankara’nın gecekondu semtlerinden birinde, genişçe bir tarlada sabahtan beri hummalı bir çalışma vardı. Tarladaki birkaç küçük çukur düzeltildi, alandaki çöpler, yapraklar toparlandı, çoğunluğu çimenlik olan alanın toprak kısımları toz kalkmasın diye sulandı. Tarlanın bir tarafına birkaç direk ve yere çakılmış kazıklar yardımıyla bir branda çekilerek gölgelik oluşturuldu. Kamyonetlerle getirilen plastik masa ve sandalyeler gölgeliğin altına ve sığmayanlar tarlanın etrafına tek sıra halinde dizildi. Alanın içine dikilmiş direklere, üzerinde ampullerin bulunduğu elektrik kabloları çekildi, ampullerin yanıp yanmadıkları test edildikten sonra nihayet alan düğün için hazırdı artık. Öğleden sonra sadece saz ekibi ve davetlilerin gelmesi beklenecekti. Saz ekibi için de bir kamyonetin kasası sahne olarak hazırlanmış, ses sistemleri kamyonete yerleştirilmişti.
2001 sonbaharıydı. Yakılmış köylerinden zorla göç ettirilen iki yüzden fazla Hakkârili ailenin yerleşip hayata tutunmaya çalıştığı Ankara’nın gecekondu semtinde yapacakları ilk düğünün heyecanı ve şaşkınlığı yaşanıyordu. Günlerce düğünü nerede yapacaklarını tartışmış, düğün salonlarına sığamayacaklarına kanaat getirilmiş ve mahallenin yanındaki boş tarlada karar kılınmıştı. Saz ekibi Hakkâri’den getirilmiş, yemek için çevre köylerden koyun satın alınmış, aşçı tutulmuştu.
Öğleden sonra Mamak’ın kenar mahallelerinden halay şarkılarının melodisi yükselmeye başlamıştı bile. Kamyonetin kasasına yerleşen müzik grubu, son sistem amfi hoparlörlerden Kürtçe ezgilerle meydanı titretiyor, yüzlerce insan tarlanın etrafında halay çekiyordu. Sê pê’den Bablekan’a, Hay Şere’den Xerzanî’ye, Şamîranê’den Şexanî’ye onlarca şarkı ve halayla, yıllardır topraklarından, şarkılarından, halaylarından uzak kalmış insanlar coştukça coşuyordu.
Halayın temposu artıp daha ritmik şarkılara geçilince meydan gençlere kalmıştı. Terden sırılsıklam oluncaya değin bir halay devam ediyor ara verilmeksizin başka bir halaya geçiliyordu. O sırada sahneden ritmik ve alandaki herkese çok tanıdık gelen o şarkı çalmaya ve halay hızlanmaya başladı: “Apo Apo Apê me, Serok u Rêberê me”. Günlerdir Ankara’nın göbeğinde ilk düğünü nasıl yaparız, çevredekiler ne der, şikâyet ederler mi stresiyle yaşayan düğün sahibi, amfi hoparlörlerden yükselen “Apo” haykırışıyla irkilerek, şarkıcının yanına koşturmuş; “Yeğen” demiş, “Ne söylersen söyle, o beyefendinin ismini zikretme, onu burada da tanıyorlar”.
Bir isim neyi temsil eder? Bir insanı mı yoksa o insanda görünen umudu mu? Arkalarında topraklarını, hafızalarını, evlerini bırakıp, uzak bir şehrin sokaklarında çöpleri eşeleyip atık kâğıt toplayarak hayata tutunmaya çalışan, derme çatma barakalarda yaşayan, dillerini, giyimlerini ürkekçe kuşanan ve düğünlerini kaygıyla yapan bu insanlar için o sorunun cevabı sanırım umuda dair olandır.
Öcalan, uzunca bir süredir kendi biyografisini yaşayan biri değil. Bunun kendi tercihi olup olmaması veya kendi yaptıklarının buna sebebiyet verip vermemesi ile ilgisi de yok. “Tarihte her ne olmuşsa, başka türlü olamayacağı için olmuştur” aforizmasına atıfla, Öcalan; mevcut hâlin mümkün olanıdır. Kürt tarihinin ve siyasal mücadelesinin o döneminde, Öcalan; kendi gerçekliği dışındaki her şeyi neredeyse imkânsız kılmıştır. Çünkü tarih, bazen kurucu ve taşıyıcı bir simgeye ihtiyaç duyar, bunun dışındaki her şey gölgede kalır.
Öcalan’ı kültleştirmek veya eleştirmek ile alakalı değil bu değerlendirmeler. Konu Öcalan’ın ne olduğu ile ilgili de değil, ne anlam ifade ettiği ile ilgilidir daha çok. Bir asırdan uzun süre isyandan isyana sürüklenip, liderlerini meydanlarda dar ağaçlarında bırakmış bir halkın, “bu sefer olmaz” demişliğidir. Nereye bakıldığından azade, aynı yöne bakma iştiyakıdır.
Kürtlerin, Öcalan ile ilgili inat ve ısrarının Öcalan’daki iz düşümü de barışa ve çözüme yönelik inat ve ısrar olarak şekillenmiştir. Bunun çok insani bir etkileşime tekabül ettiğine inanırım. Öcalan kendisini bu kadar sahiplenenlerin yaşamını önceliyor ısrarla. Ölümü ve kırımı reddediyor. Üstelik çok uzunca bir süredir, en olmaz koşullarda yapıyor bunu. Yazdıklarını, söylediklerini okuduğunuzda, sadece bu kaygıyla yaşayan bir insanın çabasını ve mücadelesini görürsünüz.
Bir simge, biyolojik olmaktan öte sosyolojik bir varlık olarak tezahür eder. Gerçekleşmesi çoğu zaman kendi iradesinin dışındadır. Bir gecekondu mahallesinde, bir şarkının mısrası olarak belirir, kimi zaman bir eylemde slogan olarak haykırılır. Toplum; o simgeyi yüklediği anlamla var eder ve büyütür gittikçe. Ve doğru anlamlandırılmış bir simge, kendisini büyüten ve var edeni büyütür aynı zamanda.
Öcalan, tarihin katipliğine teslim ettiği biyografisine, barışı ve demokratik bir toplum kurma umudunu eklemek için çabalarken, Kürt halkı da bu mücadeleyi onun ismine yüklediği anlamla görünür kılmaya çalışıyor. Onun için bu hafta sonu yüzbinlerce insan, bir insanın ismini değil, o isimle simgeleşen beklentiyi, umudu, ısrarı dile getirmek için toplanacak meydanlarda.
O meydana farklı yaşlarda, farklı cinsiyetlerde, farklı düşüncelerde ve beklentilerde yüzbinlerce insan toplanacak. Muhtemelen herkesin ortaklaşacağı hissiyat, Öcalan’ın hepsinde yaratacağı yön duygusunun sağladığı güvendir. Çünkü o yön, barışa, birlikte yaşama ve demokratik bir topluma giden yoldur.




