Uzunca bir süredir Öcalan’la görüşmesi muhtemel farklı kesimlere dair kimi haberler duyulmaktadır. Henüz bu bilgileri resmen teyit edecek yetkili bir merci oluşmamış olsa da listenin ilk sırasında gazeteciler ve akademisyenlerin yer aldığı ifade edilmektedir.
Gazetecinin ve akademisyenin üstlendiği yalın sınama sorumluluğu (hakikat), 1993’ten günümüze uzanan kırılmaları taşıyan tarihsel birikim (hafıza) ve kimsenin boynu eğilmeden inşa edilecek ortak geleceğin zemini (barış etiği)… Bu üç kavram, Öcalan’la yapılması muhtemel görüşmelerin hangi felsefi, etik eşikte durması gerektiğini özetlemektedir.
Şahsi duruşum, böyle bir görüşmeye dâhil olma yönünde kişisel bir talebim yoktur. Zira bu tarihsel eşikte kendime biçtiğim yol; Öcalan’ın dile getirdiklerini anlamak, anladıklarımı da edebiyatın/ şiirin imkânlarıyla kayda geçirmektir. Bu kavrayış çabasında siyaset felsefesi ve tarih, istifade ettiğim kaynaklardır. Ancak kamusal yarar açısından, kimlerin bu görüşmeyi gerçekleştireceği hayati bir önem taşımaktadır.
Öcalan’la görüşecek gazetecilerin karşı karşıya olduğu temel mesele, bu teması hangi yayın ilkeleri ve ahlaki zemin üzerinden kuracaklarıdır. Zira gazetecinin görevi; muhatabının görüşlerini edilgen bir biçimde benimsemek ya da meşrulaştırmak değil, herkesin doğru, dengeli ve doğrulanabilir bilgiye ulaşmasını sağlamaktır.
Böyle bir temas, gazetecilik açısından hem önemli hem de siyaset felsefesinin alanına giren son derece hassas bir kamusal olaydır. Çünkü görüşmenin muhtevası, bireysel bir beyanatın sınırlarını aşarak; çatışma, barış, güvenlik, tarihsel hafıza ve insan hakları gibi kolektif geleceğimizi şekillendiren parametreleri etkileme potansiyeline sahiptir. Dolayısıyla gazeteciler, önceden kurgulanmış siyasi bir sonuca hizmet eden sorular yerine; barış imkânını gözeten, ancak sorgulayıcı itkisini de kaybetmeyen bir sorumlulukla hareket etmelidir.
Buradaki en kritik sınır, haber verme eylemiyle propaganda yapma arasındaki epistemolojik ayrımdır. Öcalan’la görüşecek gazeteciler için etik ölçüt bellidir: Ne sansür ne propaganda; ne de peşin hüküm… Gazeteciliğin işlevi, olayı büyütmek ya da küçültmek değil; onu gerçeğe, bağlama ve kamu yararına bağlı biçimde aktarmaktır. Zira meslek, güçlü kişilerle konuşabilme ayrıcalığından çok, konuşulanları toplum karşısında sorumlu ve denetlenebilir kılma sanatıdır.
Bu çerçevede adaylar; siyasi yakınlıkları veya kişisel dostlukları nedeniyle değil; mesleki yetkinlikleri, bağımsızlıkları ve etik ilkelere bağlılıkları temelinde belirlenmelidir. Çatışma ve barış süreçleri konusunda deneyimli; Kürt meselesine, Türkiye siyasetine ve bölgesel gelişmelere hâkim isimler bu görüşmede mutlaka yer almalıdır. Haberle yorumu birbirinden ayıran, açıklamaları doğrulama ve eleştirel biçimde değerlendirme sorumluluğunu üstlenen çoğulcu bir gazeteci grubu tercih edilmelidir.
En doğru yöntem, tek bir ismi temsilci tayin etmekten ziyade; farklı medya kuruluşlarından, bağımsızlığı ve mesleki itibarı kabul edilen gazetecilerden oluşan bir heyet kurulmasıdır. Belirleyici kriter, Öcalan’a olan yakınlık değil; kamu adına soru sorabilme, yanıtları eleştirel biçimde aktarabilme ve hiçbir odağın sözcüsüne dönüşmemektir.
Öcalan’la görüşmek rastlantısal bir tercih değil, tarihsel bir sorumluluktur. Böyle bir teması anlamlandırabilmek için, en azından 1993’teki ilk ateşkesten bugüne uzanan süreçleri, kırılmaları ve süreklilikleri bilmek gerekir. O dönemde Hasan Cemal, Cengiz Çandar ve Oral Çalışlar’ın öne çıkması, tesadüfen orada bulunmalarından değil, meseleyi taşıyacak birikime sahip olmalarındandı. Bugün de ihtiyaç duyulan, gündelik siyasetin değil; hafızanın ve gazetecilik ciddiyetinin rehberlik ettiği bir tutumdur.
Seksenli yılların sonunda BBC için Öcalan ile ilk söyleşileri yapan isimlerden biri olarak Ragıp Duran’ın adı bu hafızada anılmalıdır. Ragıp’ın sosyal medyada dile getirdiği düşünceler ya da yaptığı yorumlar Kürt çevrelerinde rahatsızlık yaratabilir. Ancak gazeteciliğin ve kamusal aklın ölçütü, herkesin hoşuna giden soruları sormak değildir; iktidarı, hafızayı ve siyasal iddiaları eleştirel biçimde sınayabilmektir. Çünkü hakikat, uzlaşılmış kanaatlerin tekrarıyla değil, rahatsız edici görüşlerin karşılaşmasıyla görünür olur. Bu nedenle Ragıp’ın soruları, Öcalan’ın vereceği yanıtlar kadar önemli olabilir. Zira gerçek bir söyleşi, bir tarafın kendisini anlattığı bir monolog değildir; sorular aracılığıyla siyasal hafızanın, sorumluluğun ve geleceğe dair tahayyüllerin sınandığı otantik bir kamusal diyalogdur.
Ertuğrul Kürkçü de bu anlamda dikkat çeker. Öcalan ilk yıllarda onlarla yoldaş olmuş; daha sonra Kürkçü, gazeteci olarak Öcalan’la görüşmüş, Kürt meselesiyle ilgili yazılar yazmış ve konuşma yapmıştır. Onun varlığı, “Kızıldere”den bugüne uzanan tarihsel sürekliliği okumak açısından da önem taşımaktadır.
Diğer yandan, yıllardır Öcalan’ı ve süreci takip eden güçlü bir Kürt basını hafızası vardır. Bu geleneği sürecin dışında bırakmak, basın boyutunu eksik kılacaktır. Toplumsal Diriliş, Halk Gerçeği, Yeni Ülke ve Özgür Gündem’le başlayan yazılı; Med TV’yle başlayan görsel yayıncılık hafızası yok sayılamaz. Med TV’de Öcalan’la 140 programa imza atan Günay Aslan, belgesel düzeyinde yayınlar yapan Eyüp Burç ve Kürt basınının kırk yıllık emektarı olarak Kürt meselesini Öcalan ve PKK üzerinden derinlemesine okuyabilen Ferda Çetin gibi isimlerin varlığı unutulmamalıdır.
Bu gazetecilerin görüşmelere dâhil edilmesi, niteliği zenginleştirecek, toplumsal hafızanın doğru aktarılmasına doğrudan katkı sağlayacaktır.
Hakikat, hiçbir zaman tek bir sesin ya da iktidarın tekelinde biçimlenen pürüzsüz bir anlatı değildir; o, çeperde bırakılanların, sessizliğe mahkûm edilenlerin ve örtük kılınan kırıntıların izini süren tikel bakışların toplamıyla kaimdir. Bu hafıza ve temsil boyutunda, İmralı hattında gelişen temas zemininde kadın gazetecilerin varlığı, basit bir mesleki talep veya temsil arayışının ötesinde, hakikatin inşasında ontolojik bir zorunluluktur.
Öcalan ve kadın hareketi üzerine biriken düşünsel ve pratik külliyat, bu bakış açısının neden temel bir ihtiyaç olduğunu kanıtlar niteliktedir. Nitekim Şubat 2025’te gazeteciler Dicle Müftüoğlu ve Diren Yurtsever’in Adalet Bakanlığı’na yaptığı başvuru; aracılanmış, ayıklanmış ve dolaylı anlatıların sınırlarını aşarak, öznenin kelamına doğrudan temas etme arzusunun somut bir tezahürüdür.
Bu arayış, İmralı’nın mekânsal ve siyasal izolasyon rejimine yöneltilmiş epistemolojik bir itiraz niteliği taşır. Siyasi heyetlerin araçsal geçirgenliğine karşın, gazetecilik praxis’inin bilme ve aktarma hakkının engellere takılması, bilginin kamusallaşma imkânını daraltmaktadır. Kadın gazetecilerin bu amansız ısrarı ise yalnızca mesleki bir ödev değil; varoluşsal ve toplumsal cinsiyet merkezli bir politik iddiadır. Kürt meselesi gibi çok katmanlı bir tarihsel krizin felsefi ve toplumsal çözülüşünde, kadının bakış açısı ve sözel müdahalesi olmadan kurulacak bir barış dilinin eksik kalacağı aşikârdır.
Şeffaflık ve hakikat hakkı ekseninde cevapsız bırakılan her talep, sürecin meşruiyet zeminini sorgulanır kılarken; Medya TV, İlke TV gibi mecralardan, Suriye, İran, Irak ve Rojava/Güney Kürdistan gibi coğrafi ve kültürel havzalardan sürece dahil olacak kadın gazetecilerin soruları, yürütülen tartışmayı dar bir siyasi pragmatizmden kurtarıp ufku genişleten etik-politik bir boyuta taşıyacaktır. Hakikatin çehresi, onu gören gözün ve sorulan sorunun mahiyetiyle derinleşir.
Gazetecilik etiği için geçerli olan zemin, sürecin diğer kulvarı olan akademisyenler ve entelektüeller için de geçerlidir. Öcalan’la görüşecek akademisyenlerin mevcudiyeti, konjonktürel bir merakın ötesinde; toplumsal hakikat, tarihsel adalet ve siyaset teorisi arasındaki ilişkinin kurulması anlamına gelir.
Akademisyenin bu temastaki temel görevi, süreci siyasal konjonktürün sığlığından kurtarıp kavramsal bir netliğe kavuşturmaktır. Akademik akıl, sürece ideolojik angajmanlarla değil; çatışma çözümü, hafıza çalışmaları, devlet felsefesi ve hukuk sosyolojisinin metodolojik titizliğiyle yaklaşmalıdır.
Buradaki esas fonksiyon, egemen ya da alternatif siyasi söylemleri doğrudan onaylamak değildir; olguları, kavramları ve gelecek projeksiyonlarını evrensel ilkeler zemininde analize tabi tutmaktır. Bu nedenle görüşmede yer alacak akademisyenlerin nesnellikleri, entelektüel özerklikleri ve alanlarındaki teorik/saha hakimiyetleri belirleyici olmalıdır.
Sosyoloji, siyaset bilimi, anayasa hukuku ve tarih gibi disiplinlerden gelen çoğulcu bir akademisyen grubunun varlığı; Öcalan’ın dile getirdiği teorik yaklaşımların (örneğin evrensel hukuk, yerel demokrasi, toplumsal sözleşme gibi boyutların) kavramsal tutarlılığını test etmek açısından kritiktir. Yıllardır barış ve Kürt meselesi üzerine nitelikli külliyat üreten bağımsız araştırmacıların sürece katılımı, görüşmenin felsefi zeminini güçlendirecektir. Bu anlamda Ahmet Akkaya’nın çalışmaları gözden kaçırılmamalıdır.
Öcalan’la yapılacak bir temasın akademik ayağı, etnik veya ulusal aidiyetlerin ötesinde, temsil ettikleri teorik disiplinler ve metodolojik birikimler üzerinden kurgulanmalıdır. Türk, Kürt, yerli ya da yabancı fark etmeksizin, davet edilecek akademik heyetin şu temel felsefi gerekçelerle masada yer alması gerekir:
I- Çatışma Çözümü ve Barış Araştırmacıları: Dünyadaki silahsızlanma, toplumsal entegrasyon ve geçiş dönemi adaleti tecrübelerini karşılaştırmalı olarak inceleyen uzmanlar, görüşmeyi duygusal bağlamından çıkarıp evrensel barış metodolojileriyle sınamak için bulunmalıdır.
II-Siyaset Felsefecileri ve Anayasa Hukukçuları: Kürt meselesinin temelindeki egemenlik, yurttaşlık, tanınma ve anayasal güvence kavramlarını eleştirel bir süzgeçten geçirmek; önerilen modellerin çağdaş hukuk devleti ilkeleriyle diyalektiğini kurmak için dâhil edilmelidir.
III-Tarihçi ve Hafıza Çalışmaları Uzmanları: Meseleyi Osmanlı reformlarından Cumhuriyet’in kurucu parantezine, 1993’ten günümüze kadar uzanan tarihsel bütünlük ve süreklilik içinde okuyarak, anlık söylemlerin tarihsel bağlamdan kopmasını engellemek için yer almalıdır.
IV-Saha Araştırmacısı Sosyologlar: Masada ifade edilen teorik vizyonlar ile sahada yaşanan toplumsal travmalar, göç dinamikleri ve kuşaklararası kırılmalar arasındaki bağlaşımı doğrulayabilmek için heyette bulunmalıdır.
V- Bölgesel ve Sınır- Ötesi Hafıza Uzmanları (Suriye, Irak, İran Araştırmacıları): Kürt meselesi yalnızca tek bir ülcenin sınırlarına sıkıştırılamaz. Irak, Suriye ve İran’ın tarihsel, hukuki ve sosyolojik gerçekliğine hâkim; bu coğrafyalardaki siyasal deneyimleri ve bölgesel dengeleri yakından tanıyan akademisyenlerin varlığı, bütüncül bir barış felsefesi açısından şarttır.
Nihayetinde akademisyenlerin kurucu varlık gerekçesi; bir tarafın pozisyonunu tahkim etmek değil, kamu adına evrensel bilgi felsefesi temelinde sorgulayıcı mantığı yürütmektir.
Öcalan’la yapılması muhtemel görüşmeler, sıradan bir haber takibi ya da teknik bir mülakatın ötesinde; gazeteciliğin etik sorumluluğuyla akademinin eleştirel ödevi arasında kurulan felsefi bir eşiktir.
Gazeteci, hakikatin ve şeffaf kamusal bilginin süzgecidir; akademisyen ise olguları evrensel bir adalet, tarihsel bağlam ve kavramsal netlik üzerinden sınayan eleştirel bir akıldır. Bu iki alanın bağımsızlığı ve çoğulculuğu korunmadığı sürece, yürütülecek temaslar derinlikli bir kamusal diyaloğa dönüşemez. Sürecin dar bir çevreye, tek taraflı yayın organlarına ya da iç siyasetin gündelik hesaplarına sıkıştırılması, meselenin taşıdığı tarihsel ağırlığı zayıflatacaktır.
Bu görüşmelere; Suriye, Irak, İran başta olmak üzere dünyanın farklı coğrafyalarından, Kürt meselesi ve bölgesel dinamikler üzerine çalışan gazeteciler ve akademisyenler mutlaka katılmalıdır.
Çünkü hakikat, yalnızca tek bir coğrafyanın ya da belirli bir siyasi iklimin bakış açısıyla kavranamaz. Uluslararası haber etiğine bağlı gazetecilerin ve dünyadaki farklı çatışma çözümü deneyimlerini incelemiş evrensel akademisyenlerin varlığı; hem görüşmenin niteliğini ve meşruiyetini küresel bir boyuta taşıyacak hem de barış imkânını yerel retoriklerin ötesinde insanlığın ortak birikimiyle buluşturacaktır.
Nihai derdim ve arayışım buradadır: Gazeteciliğin mesleki titizliği ve akademinin felsefi derinliği, uluslararası çoğulcu bir katılımla birleştiği takdirde bu temas; sadece günü kaydeden geçici bir röportaj değil, geleceğin adil ve nitelikli barışına rehberlik eden tarihsel bir belgeye dönüşecektir.
Bugün bu toplumun güvenilir, denetlenebilir ve sarsılmaz bir tarihsel belgeye ihtiyacı vardır. Medyatik popülaritenin yarattığı yüzeysel ilginçlikler ya da magazine dayalı meraklar elbette ekranların ilgisini çekebilir; ancak tarihsel kırılma anlarında belirleyici olan bu tür geçici vitrinler değildir. Şimdi asıl önemli olan; hiçbir tarafın, hiçbir kimsenin, hiçbir toplumsal kesimin boynu eğilmeden, insani onurun ve adalet fikrinin korunduğu ortak bir geleceğin inşa edilmesidir.
İşte bu nedenle gazetecilerin ve akademisyenlerin Öcalan’la kuracağı diyalog, bir reyting ya da prestij yarışı değil; kimseyi mahcup etmeyen, muktedirlerin arzusuna boyun eğmeyen ve barışı ortak bir toplumsal vicdana dönüştüren tarihsel görevin ta kendisidir.




