Öfkenin kozasında büyüyen çocuklar
Sevda Çetinkaya 22 Nisan 2026

Öfkenin kozasında büyüyen çocuklar

İki gün. İki okul.
Bir çocuk eski okuluna silahla giriyor, ateş ediyor, sonra kendini öldürüyor. Diğeri sınıfa girip arkadaşlarını ve öğretmenini öldürüyor.
Henüz 14 yaşında.
Bir hikayesi var bu suçun, öğrenilmiş izlenmiş yollar var. Biriktirilmiş bir şey bu.
Şiddet büyüyor. Okul terkleri artıyor, devamsızlık yayılıyor.
Her sekiz çocuktan biri akran zorbalığına uğruyor.
Uyuşturucuya başlama yaşı düşüyor.
Ama olan biten her seferinde birkaç açıklamayla geçiştiriliyor. Sorular sorulmuyor, iz sürülmüyor, takip edilmiyor.
Kaç çocuk zorbalık yüzünden okuldan koptu?
Okul dışında kalan kaç çocuk var?
Kaç çocuk okula aç geliyor?
Uyuşturucuya başlama yaşı neden düşüyor?
Kaç okulda uzman psikolog var?
Cevap yok.
Çocuğun davranışını sadece ebeveyne yüklemek en kolayı. Ebeveynin yetemediği yerde imdada koşacak etkin kurum ve mekanizmalar niye yok?
Cevap yok.
Çocukları sadece ebeveynlerinin bir çeşit mülkiyetinde gören yaklaşımı kökten reddediyorum ve çocuk büyütmenin toplumsal bir mesele olduğu kadar toplumsal olarak örgütlenmesi gerektiğine inanıyorum ama bu yazının sınırları içinde bunu tartışmak mümkün değil.
Şu kadarını söyleyerek geçeyim bunu.
Aile Yılı’ ilan etmekle hayat değişmiyor.
Çocuk yalnızca ailenin değil. Toplumun bütün arazlarını taşıyan ebeveynler yetiştiriyor bu çocukları.
Bu ülkede hayat daralıyor. Yoksulluk derinleşiyor, eğitim bir çıkış yolu olmaktan çıkıyor, sokakta şiddet sıradanlaşıyor.
İnsanların birbirine nasıl davrandığı, neyin normal sayıldığı, neyin görmezden gelindiği o kadar önemli ki çocukların hayatında.
Ama bu sadece bugünün meselesi değil. Uzun yıllar boyunca şiddetle yönetilmiş bir toplumda yaşıyoruz.
Şiddetin yalnızca istisnai bir durum değil, düzen kurmanın, hizaya sokmanın, kontrol etmenin bir yolu olarak kullanıldığı bir tarih bu.
İktidarın diliyle, siyasetin diliyle, sokağın diliyle, ekranın diliyle tekrar tekrar üretilen bir şey.
Bir yerde copla, bir yerde istisna yasalarıyla, bir yerde sözle, bir yerde suskunlukla.
Bu süreklilik, şiddeti sadece görünmez kılmadı daha fena bir şey yaptı, sıradanlaştırdı.
İnsan hayatının değeri aşındığında, öteki’ne yönelen nefret meşrulaştığında ortaya sıradan alışkanlıklara dönüşmüş kötülükler çıkıyor ve bu alışkanlıklar çocuklara geçiyor.
Durum yalnızca bundan da ibaret değil.
Bu çocuklar aynı zamanda eril zihniyetin ve bu ülkenin sertleşen koşullarının içinden çıkıyor.
Genç işsizliğinin sıradanlaştığı,
gündelik hayatın neredeyse her alanının yoksulluk nedeniyle gençlere kapalı olduğu bir yer burası.
Sokak dar, imkan dar, hayat dar.
Ama öfke için alan sonsuz geniş.
Sanal dünyalarda büyüyen, onla yirmiyle çarpılan bir öfke var. Nefretin kolayca dil bulduğu, hızla yayıldığı, karşılık gördüğü bir alan.
Gerçek hayatta yer bulamayan, değersizlik hissiyle sıkışan gençler için bu alan yalnızca bir kaçış değil aynı zamanda bir kimlik.
O kimlik çoğu zaman düşmanlık üzerine kuruluyor ne yazık ki.
Sadece kadın düşmanlığı da değil ırkçılığı, homofobiyi, aşağılamayı, değersizleştirmeyi paket halinde taşıyan bir dille kurulan bir kimlik.
Kadınlar, çocuklar, LGBTİ+’lar, hayvanlar…
Bu öfkenin ilk yöneldiği hedefler oluyor.
Çünkü şiddet yön arar ve en kolay en savunmasız olana yönelir.
Her şeyi yaşama arzusu ile hiçbir şeyin mümkün olmaması arasındaki o sıkışma.
Bu çelişki yalnızca umutsuzluk üretmiyor.
Aynı zamanda hem ölüme hem şiddete yatkınlığı büyütüyor.
Çünkü anlam kurulamayan yerde sınır da zayıflıyor.
Çocuklar bu iklimin içinde büyüyor.
Bir yanda değersizlik, dışlanmışlık, umutsuzluk, yönsüzlük.
Diğer yanda bu duyguların dil bulduğu, çoğaldığı, sertleştiği alanlar.
Birbirini tanımayan çocuklar aynı anlatının parçası haline geliyor.
Şiddet burada sadece bir patlama değil.
Bir iz bırakma biçimi.
Yaşayarak değil, yok ederek görünür olmaya çalışan bir kuşak büyüyor.
Nihilizmin karanlığında görülmek, duyulmak isteyen çocuklar bunlar.
Hayatsız, nefessiz bırakılmış çocuklar.
Çünkü hayatın içinde yer açılmamış.
Cezasızlık bunu daha da büyütüyor.
Bazı suçlar görmezden gelinirken bazıları seçilerek cezalandırılıyor.
Bu dengesizlik, şiddeti durdurmuyor yönlendiriyor.
Üstelik sadece niyet değil, imkan da var.
Silaha erişimin bu kadar kolay olduğu bir yerde, birikmiş öfkenin eyleme dönüşmesi kaçınılmaz hale geliyor.
Sonra biz dönüp hala şaşırıyoruz.
Oysa tablo ortada.
Her şey parçalı.
Hayatlar da öyle.
Bu yüzden olan biteni tek bir hikaye olarak anlatmak mümkün değil.
İpekle değil şiddetle sarılmış, nefessiz bırakılmış bir kozanın içinden çıktılar.
Bu çocuklar siyah kuğu değiller, herkesin gördüğü ama adını koymakta yeterince cesur olamadığı bir karanlığın içinde büyüdüler.
Okulları karakola çevirmek mi yoksa nefes alabildikleri, kendileri olabildikleri nefretsiz bir hayatı örgütlemek mi?
Hangisi daha güvenli?

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.