Özgür Özel CHP grup toplantısında konuşuyor

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin Meclis grup toplantısında ekonomik kriz, belediyelere yönelik operasyonlar ve güncel gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Özgür Özel CHP grup toplantısında konuşuyor
Haber Merkezi
  • Yayınlanma: 14 Nisan 2026 14:03
  • Güncellenme: 14 Nisan 2026 15:23

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin TBMM grup toplantısında konuşuyor. Toplantıya, tutuklanan Ankara İl Başkanı Ümit Erkol’a destek amacıyla Ankara’ya gelen il başkanları da katıldı.

CHP’ye yönelik operasyonlar ve son olarak Ankara İl Başkanı Ümit Erkol’un tutuklanmasının ardından, Özel tüm il başkanlarını Ankara’ya çağırmıştı. 80 il başkanının katılacağı toplantının saat 16.00’da basına kapalı olarak yapılması planlanıyor. İl başkanları, bu toplantı öncesinde Meclis grup toplantısında hazır bulundu.

CHP’nin grup toplantısına, Ankara İl Başkanı Ümit Erkol’un tutuklanmasının ardından olağanüstü toplantı için Ankara’ya davet edilen 80 il  başkanı katıldı. Özel salonda “Hak hukuk adalet” sloganıyla karşılandı.

Özel, grup toplantısında şunları kaydetti:

“Sayın genel başkanlara, parti siyaseti yapmaya gitmedik. Karşımızda partisini değil milleti düşünen liderleri bulduk, onlarla buluştuk, onlarla görüş alışverişinde bulunduk. Hepsine Türkiye’nin yarınlarını düşünen, demokrasiyi düşünen ve dolayısıyla bu milletin refahını, huzurunu düşünen genel başkanlarımıza yürekten teşekkür ediyoruz.

“2018 yılından bu yana bitmeyen bir ekonomik kriz yaşıyoruz”

2018 yılından bu yana bitmeyen bir ekonomik kriz yaşıyoruz. O tarihten beri ağır bir enflasyonun hayat pahalılığının yaşandığı alım gücünün günden güne eridiği bir ülkedeyiz. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçilmesiyle birlikte kararların tekelde toplandığı, denetimin zayıfladığı, keyfiliğin arttığı kurumların kuralların hiçe sayıldığı ve en önemli kurum olan milletin eliyle oluşturduğu onun adına denetleyen ve onun adına var olan Meclis’in dahi sesinin kısıldığı bir sürecin içinde büyük gerileme yaşadık hem demokratik olarak, hem ekonomik olarak. Yanlış ben bilirim diyen, en iyisi benim diyen, ben ekonomistim diyen, liyakate, tecrübeye, eğitime önem vermeyen hem burnunun dikine giden hem bunu maksatlı yapan birisinin yanlış ekonomi ve faiz politikalarıyla önce zayıfladık. Ardından pandemiye kırılgan bir ekonomiyle yakalanmanın ağır bedelini ödedik. Bakanlar değişti, Merkez Bankası’nın beş yılda bir değişecek bağımsız olması gereken başkanları laf söz dinlemiyor diye, ben faiz düşür diyorum, faiz arttırmak istiyor diye, ben miyim patron o mu patron diye diye değiştirildiği kötü bir yönetim anlayışını yaşadık. Maalesef fatura hep milletimize kesildi.

“Vatandaşın yıllık yüzde 50’nin üzerinde yaşadığı hissettiği, TÜİK’in 30’larda ölçtüğü bir enflasyonla muhatabız”

Bizim tek haneli olacak enflasyon TÜİK’in rakamlarıyla yüzde 86’lardan döndü, halen daha da vatandaşın yıllık yüzde 50’nin üzerinde yaşadığı hissettiği, TÜİK’in 30’larda ölçtüğü bir enflasyonla muhatabız. Ve bunlarla birlikte artan hukuksuzluk, adaletsizlik, siyasi operasyonlar ekonomiye Türkiye ekonomisinin bütününe güveni günden güne azalttı. Yabancı yatırımcı gelmedi. Gelmiş olan çıktı. Türkiye’deki yerleşik olanlar bile bir yolunu buldular. Paralarını dışarı çıkarmaya başladılar. Yargıya güven düştükçe yatırım ortamı tamamen bozuldu. Dünya devleri Türkiye’de yatırım yapmaya hazırlanırken yatırımlarını Balkanlar’a başka ülkelere kaydırdılar. Doğrudan yatırım neredeyse sıfırlandı. Sadece Türkiye’ye paradan para kazanmak için gelenler ve parasını kazanınca çekip gidenler musallat olmaya başladılar.

“Bu iktidar milletin ekmeğini küçülten bir iktidardır”

Son olarak 19 Mart 2025’te yapılan sivil darbe ekonomimize en ağır hasarı verdi. 60 milyar dolar rezervimiz satıldı. Borsamız çöktü ve yabancı yatırımcının derinliği olanları tamamen ülkeyi terk etti. Hem huzurunu bozdular hem ekmeğini küçülttüler. Bu iktidar nasıl bir iktidardır diye sorarsanız bir cümleyle, bu iktidar milletin ekmeğini küçülten bir iktidardır. Eskiden ekonomik krizler yaşandığı yıllarla anılırdı. 94 krizi, 2001 krizi gibi ama şimdi ekonomik krizin yılı yok. Çünkü bitmek bilmiyor. Çünkü kronik çoklu krizler ortamındayız. İşte bu yüzden ülkemiz İran Savaşı’na en hazırlıksız yakalanan ülke oldu. Tüm bu yanlış politikaların sonucunda Türkiye şu hale geldi: Resmi rakamlara göre Mehmet Şimşek’in aksini iddia etmediği bütün dünyanın kabul ettiği rakamlara göre yoksullukta Avrupa birincisiyiz. Yüksek enflasyonda Avrupa birincisiyiz. Yüksek faizde Avrupa birincisiyiz. İşsizlikte Avrupa birincisiyiz. Gelir ve vergi adaletsizliğinde Avrupa birincisiyiz. Dış politikada ilkesiz, ekonomide basiretsiz, yönetimde liyakatsiz, hukukta adaletsiz bir iktidarla muhatabız ve o ülkenin o iktidarın yönettiği ülkede yaşama mücadelesi veriyoruz. Teşhis doğru konmazsa çözüm de doğru bulunamıyor. Bu yönetim ekonomiye. ağır zararın verildiği 19 Mart darbesi ve sonuçlarıyla içeride yüzleşmekten kaçıyor, yani açık açık ‘Biz yaptık, böyle yaptık, böyle oldu’ demiyor ama dünyadan gerçekleri gizleyemiyor. Mehmet Şimşek yurt dışından para bulmak için gittiği görüşmelerde Londra’da örneğin 1 Nisan günü ki slaytları, sunumları, dinleyenleri, not tutanları, not tutanların şirketlerine verdikleri raporlar var… Mehmet Şimşek 19 Mart dönemine ‘Çoklu şoklar dönemi’ diyor. 18 Mart’ta diploma iptal edilmiş. 19 Mart’ta sabahın köründe operasyonla Ekrem Başkan’ın, arkadaşlarımızın evlerine gidilmiş. 20 Mart’ta İBB’ye terör soruşturmasından kayyum atanacağı haberleri düşmüş. 23 Mart günü Ekrem İmamoğlu ön seçimin yapılacağı gün hakim karşısına çıkmış, akşam saatlerinde tutuklanmış, ertesi gün CHP’ye kayyum atanacağı haberleri gelmiş. 6 Nisan günü CHP olağanüstü kongreye gitmiş ve devamında haziran sonuna kadarki toplu şoklar döneminde Mehmet Bey 60 milyar doları satmış. Diyor ki ‘Bu yüzden şu anda bu kadar kırıldınız. Bu yüzden bu kadar zordayız.’

“Milletin yoksullaşmasına sebep olan Erdoğan’ın Ekrem İmamoğlu’ndan ve CHP iktidarından korkusudur”

Biz de aylardır, yıllardır zaten Mehmet Şimşek’e bunu söylüyorduk. Ve diyor ki ‘İran operasyonunda petrol fiyatları bir anda yükselince 50 milyar dolarlık rezervle bu kadar tutabildik. ÖTV’den vazgeçtik. Artık pompaya yansıttık. Elektriği zamladık. Doğal gazı zamladık. Ama biz aslında bu kadar kötü değildik. Bu parayı biz geçen sene 19 Mart çoklu şoklar döneminde kaybettik’ diyor. Mehmet Şimşek’in elinde yabancılara yansıttığı yansıyı aslında Mehmet Şimşek bu kürsüden ya da bütçe görüşmemizden hatırlıyor. 19 Mart’ta borsanın düşüşü, 30 Haziran’da toparlanışı, İstanbul İl Başkanlığımıza kayyum atandığındaki büyük düşüş, kurultay davası ertelendiğinde yükseliş, CHP’yi kapatmadı düşüş… Yani Mehmet Şimşek’in çoklu şoklar dönemi diye 60 milyarı harcadığını gösterdiği ilk bir ayda olanların zaten biz devamlı böyle anlatıyoruz. Mehmet Şimşek de bunu yurt dışına gidip böyle anlatıyor ama Türkiye’ye gelince bu gerçeklerle yüzleşmekten kaçıyorlar. Tabii Mehmet Şimşek’in anlatıp ikna edemediği konu, yine kendisi böyle terimler yaratmakta mahirdir. Warflation diye bir şey icat etti. Savaş enflasyonu. Türkçesi var. İngilizcesine kimse inandıramıyor. ‘Oluyor mu bu neden bir tek sende oluyor’ diye sorana ‘Geçen sene harcadık biz paraları. Biz darbe yaparken rezervleri tükettik. Yerine koyarken büyük maliyetlere katlandık. O yüzden savaş bizde çok enflasyon yarattı’ diyor. Aslında Mehmet Şimşek’in hiç eğip bükmeden oraya söylemesi gereken şey Türkiye’de savaşflasyon falan yok. Türkiye’de darbeflasyon var. Onunda adı coupflationdur. Ve Türkiye’de davaya, CHP’nin iktidara yürüyüşüne yargı eliyle yaptıkları müdahalenin ekonomik sonucudur. Milletin yoksullaşmasına sebep olan Tayyip Erdoğan’ın Ekrem İmamoğlu’ndan ve CHP iktidarından korkusudur. Bunun altını kalın çizgilerle çizeriz.

“Biz bu iktidara talibiz”

Ama yükü kim taşıyor diye bakarsanız vergi rekortmeniydi Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası. 2020 yılında net karı 34,5 milyar. Ödediği vergi 8,5 milyarla vergi rekortmeni. 2021’de 16.7 milyarla vergi rekortmeni. 2022’de 21.3 milyarla vergide üçüncü. İşte Mehmet Şimşek’in biz yaptık dediği 2025’te vergi yok. Çünkü bir trilyon lira zarara uğratmışlar Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nı. Pandemi devamı ve 2025’te artık dünyada pandemi ve pandeminin devamındaki sorunlar bitmişken Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın büyük çöküşü ve zarara uğraması burada. Elbette merkez bankaları belli dönemlerde zarar edebilirler. Ama ne için eder? Hepimizin bankası zarar edecekse pandemiden korumak için eder, uluslararası krizden korumak için eder, bir savaş çıkar ülkeyi bu savaşın yaratacağı yoksulluktan işsizlikten korumak için eder ama açıkça anlatıyorlar ki ‘Biz esas zararı Ekrem İmamoğlu’nu içeri aldığımızda ortaya çıkan çoklu şoklar döneminde yaptık.’ Bu ülke Recep Tayyip Erdoğan’ın baştan beri saydığım geçmişten bugüne kadar kötü yönetimi ve gözünü hırs bürümesi, iktidarı teslim etmemek için her şeyi göze alıp ülkenin yarınlarını yok etmek pahasına kendi mücadelesini vermesinden dolayı sürmektedir. Bu ülke kendi siyasi ikbalini ülkenin önüne koymayan, ülkenin menfaatini partisinden ve kendisinden milletin menfaatini her şeyin üstünde tutan, demokratik bir hukuk devletiyle Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu günlerde olduğu gibi millet için kurulduğu kişilerden hanedandan kurtulup millete hizmet için kurulduğu gerçeğiyle yüzleşmeli ve böyle yönetecek bir iktidara kavuşmalıdır. Biz bu iktidara talibiz.

“Evlatlarımızı veresiye defterlerine düşürenleri bu milletin elinden hiçbir şey kurtaramayacak”

Ekonomik krizin boyutunu iki örnekle göstereceğim. Örneklerden bir tanesi çok hazin. Ulus’ta hani evde kalacak kadar kira olmadığı için geceliği 100-200 liralık korkunç otellerde kalan emeklilerin gündüzleri dolaştığı Ulus’ta bir hayırsever elma dağıtmaya kalkıyor. Burada emeklilerin arasındaki ücretsiz belki bir kilo bile değil, bir iki elma için giriştikleri mücadele, ortaya çıkan bu hazin tablo hepimizi derinden yaralamıştır. Bu emekliler çalıştıkları zaman bu elmayı kasa kasa alan onlar çalışırken Türkiye Cumhuriyeti emeklilerinin bırakın bir tek elmaya hiç kimseye muhtaç olmadıkları bir dönemden geliyor. Bu fotoğraf Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenlerin utancıdır. Ve bu Cumhuriyeti kuranlar olarak ve bu fotoğrafa bakınca yüreği yananlar olarak söz veriyoruz ki bu iktidar değişecek ve bir daha Türkiye’de kimse böyle bir fotoğrafın parçası olmayacaktır. Bu kürsüden daha önce 40 ekonomistin anlatamayacağını bir bakkalın 40 sayfalık veresiye defteri anlatır diyerek o veresiye defterini açmıştım. Geçtiğimiz gün arkadaşlar başka bir veresiye defteri getirdiler. Gerçekten okuldaki veresiye defteri, insan 11-A’daki Ziya’nın 75 liralık borcunu Lara’nın 15 liralık borcunu, 9-B’deki Filiz’in 20 liralık borcunu, 9-A’daki Fethiye’nin 43 liralık borcunu, 10-A’daki Servet’in 60 lirasını, Masal’ın 75 lirasını, Alper’in 35’ini, Ravza’nın 40’ını, 9-B’deki Ecem’in 25 lirasını görünce ne diyeceğini şaşırıyor. Diğer yandan bu veresiye defterlerinde 15 liralık çayı görüyorsunuz. 25 liralık kahve görüyorsunuz. İki tane poğaça görüyorsunuz 65 lira. Ve dayanmak zor ama yarım kaşarlı görüyorsunuz. Yani bu ülkenin kantinlerinde bu ülkenin evladına bir kaşarlı tost alamayacak kişiye tostu yarımdan kesip 50 liraya bir çocuğa tost verildiğini onun da veresiyeye kaydedildiğini görüyorsunuz. Evlatlara sekiz yaşında 10 yaşında, 15 yaşında bu defterle tanıştıranları, evlatlarımızı veresiye defterlerine düşürenleri, sonra da bir tarafta kendi sefalarını sürenleri bu milletin elinden hiçbir şey kurtaramayacak.”

“Devletin resmi faizi 37. Bankaların kredi kartının borcuna, gecikmiş borcuna ödedikleri faiz yüzde 95 durumunda”

Küba bizden iyi. Libya bizden iyi. İran’la Güney Sudan dışında gıda enflasyonu bizden yüksek ülke yok. Ve bu ülkede yılın ilk iki ayında çiftçiye destekleme veriliyor: iki milyar lira. Peki yılın ilk iki ayında faiz ödeniyor: 640 milyar lira. Türkiye’deki bütün çiftçilere verilen desteklemenin 320 katını faize ödemiş bir ekonomi ile karşı karşıyayız. Merkez Bankası politika faizi yüzde 37. Vatandaşın devlete olan borcunun gecikme faizi yüzde 44,5. Vatandaşın devletten alacağına uygulanan faiz yüzde 24. Ancak vatandaşın kredi kartı ya da kredili mevduat hesabından çektiği, yani para bitmiş, maaş bitmiş, ayın bitmesine 10 gün kalmış, alışverişi yapmış, kredi kartı çekmiş. Ya da banka kartını sokmuş, kredili mevduat çekmiş. Buna uygulanan faiz bileşik yüzde 95. Devletin resmi faizi 37. Bankaların kredi kartının borcuna, gecikmiş borcuna ödedikleri faiz yüzde 95 durumunda. Öyle bir noktadayız ki artık vatandaşın borcu borçla çevirmesinin mümkün olmadığı, aksine bunun sanki sanal kumar çetelerinin eline düşmüşçesine bir felaketi yarattığı bir sürecin içindeyiz.

“Önümüzdeki günlerde ziyaretlere devam edeceğiz”

Böyle bir atmosferde, bayramda genel başkanların tamamıyla telefonda konuşmuştuk. O zaman ülkenin durumunu değerlendirmek üzere genel başkanlardan randevu isteyeceğimizi söylemiştik. Sonra çıktık geldik ve ardından belediyelerimize ve partimize yeni saldırılarla karşılaştık ve bunun devamında genel başkanlara ki şu ana kadar 12 genel başkanla, 13 partinin üzerinde mutabık olduğu belli bir noktadayız. Ancak Meclis’te grubu bulunmayan, ziyaret etmemiz gereken belli siyasi partiler var. Onları da önümüzdeki günlerde, en geç 15 gün içinde ayrı ayrı ziyaretlerde bulunacağız. Ama Meclis’te grubu olan, milletvekili olan, bir önceki dönem Meclis’te grubu bulunan partilerle ya da milletvekili olan partilerle, kendileri parlamenter olmuş genel başkanlarla görüşmeler yaptık.

“AK Parti’nin ak saçlıları, ‘Melih Gökçek yargılanmadıktan sonra hiçbir belediye başkanına yargı bu soruları soramaz’ diyor”

Bu görüşmelerin en önemli kısmı hiç şüphe yok ki ülkenin içinde bulunduğu ekonomik kriz kısmıydı. İran meselesine karşı alınması gereken kısa, orta, uzun vadeli tedbirleri, önerilerimizi, projelerimizi, bizi anlatan Ekonomi Eşgüdüm Konseyimizin oluşturmuş raporu paylaştık. Sayın genel başkanlar kendi çalışmalarından bahsettiler ve partilerin ekonomistlerinin bu ve benzer konularda bir arada çalışmasının, masalar kurmamızın, oturup birlikte karşılıklı heyet ziyaretleriyle, uzman ziyaretleriyle çalışmamızın ve artık yönetilemeyen bu ekonominin çıkış noktasında fikir birliği, iş birliği, güç birliği ve amaç birliği içinde olmamıza yönelik olarak çok kıymetli görüşmelerde bulunduk. Ayrıca ortak bir tespit olarak, hatta milletin ortak bir tespiti olarak, hatta ölçüyü küçültüyorum, AK Parti’ye oy verenlere sorsanız ortak bir tespit olarak AK Parti’nin belediyecilikteki karnesinin ne olduğunu söylerler. ‘Melih Gökçek yargılanmadan kimse yargılanamaz’ diye bir atasözümüz var mesela bizim. Bu atasözünü biz bulmadık. AK Parti’nin ataları, ak saçlıları söylüyor bunu. ‘Melih Gökçek yargılanmadıktan sonra hiçbir belediye başkanına yargı bu soruları soramaz’ diyor. ‘Melih Gökçek Ankara’ya yaptıklarının hesabını vermeden ve imar rantı, rant çeteciliği meselelerine Melih Gökçek bu sorulara yanıt vermeden kimseye sorulamaz’ diyor.

“12 genel başkanla görüştüm, ‘siyasi ahlak yasası! deyince hiç yutkunan olmadı”

Geldiğimiz noktada belediye meclis üyeleri, belediye başkanları, milletvekilleri, parti yöneticileri, bakanlar, Cumhurbaşkanı ve bu siyasilerin temas halinde olduğu ya da üst noktalarda olan tüm bürokrasinin malını mülkünü açıkça bildirmesini, nasıl edindiğini izah etmesini, siyaset finansmanının şeffaf olmasını söylüyoruz. Vallahi 12 genel başkanla görüştüm, ‘siyasi ahlak yasası’ deyince hiç yutkunan olmadı. Hiçbirisi benden de geri durmadı. Madem ki böyle bir mutabakat vardır, partilerle çalışacağız. Grubumuzla çalışacağız. Türkiye’nin önüne bu tartışmaların tamamını bitirecek, öz güveni yüksek, kim siyasette zenginleşmiş, kim siyaseti tertemiz yapmış, bundan sonrasına da kimin taahhüdü temiz siyasetmiş ortaya koyacak bir siyasi ahlak yasa getireceğiz. Yutkunanlara, yutkunanların partisi Adalet ve Kalkınma Partisi’ne hodri meydan bakalım.

“Günün sonunda hepimiz çıkarız, milletin terazisinde tartılırız ve sonuca razı geliriz”

Bir ülkenin siyasi partileri elbette yarışacak. Elbette farklı planlarımız, programlarımız olacak. Ekonomide farklı çözüm önerilerimiz olabilir. Tartışırız, seçmen nezdinde yarışırız. Tarım politikalarında farklı düşünebiliriz. Sağlık, eğitim politikalarında farklı öneriler olabilir. Ulaşımda, altyapıda, finansmanında, projelendirmesinde farklı düşünebiliriz. Ama günün sonunda hepimiz çıkarız, milletin terazisinde tartılırız ve sonuca razı geliriz. Demokrasi ve sandık bunun için vardır. Fakat bazı meseleler var ki rekabet değil, onun için birlikte mücadele ve onun için bir toplumsal uzlaşı, toplumsal mutabakat gerekir. Bu ülkede adil ve demokratik rekabet olacak mı, olmayacak mı? Bu ülkede hukukun üstünlüğü olacak mı, olmayacak mı? Bu konuda rekabet olmaz. Bu konuda sandığı alıp gidenlere, yargıyı kendine bağlayanlara karşı ortak mücadele ve biz iktidar olunca o yargıyı biz ele geçireceğiz değil. Biz iktidar olunca bir daha kimsenin ele geçiremeyeceği bir bağımsız yargı tesis edeceğiz. Biz iktidar olunca medyayı biz ele geçireceğiz değil. Kısır döngü o, bitmiyor. Biz iktidar olunca kimsenin ele geçiremeyeceği bir basın, bir medya düzeni kuracağız. Bunu tesis edeceğiz demek işte o demokratların birlikte mücadele ve ulaşım alanıdır.

“Ya AK Parti kendi içinde bu demokratik itirazı üretecek, güçlendirecektir ya da bir ailenin hanedanına teslim olup…”

Karşımızda tabiri caiz olsa bir futbol maçı oynarken, maçı takımı kazanınca, golü kendi atınca tribünleri alkışlayan, hakemi tebrik eden, demokrat kesilen ama kaç maç sonra bir kere yenilince, kendi golü atamayıp golü 90’dan yiyince topu alıp kimseyi oynatmayacağım diyen bir anlayışla karşı karşıyayız. Aslında görev Adalet ve Kalkınma Partisi’nin genç siyasetçilerinin, siyasetten gelen siyasetçilerinindir. Birisinin Tayyip Erdoğan’ın karşısına geçip, ya ne diyorsun dede, baba, reis, başkan, genel başkan, cumhurbaşkanım nereye götürüyorsun topu? Biz kazanırken iyiydi ya. Bir kere kaybettik. Niye topu kesiyoruz? Sen yorulduysan dinlen, topu ver. Biz maça çıkıyoruz. Belki yeneriz, belki yeniliriz ama kazandığında sevinen, kazandığında tribüne, hakeme methiyeler düzen, kaybettiğinde hiçbirini tanımayan, topu alan kaçanlar olmamalıyız demesi gerekir. Ya AK Parti kendi içinde bu demokratik itirazı üretecek, güçlendirecektir ya da bir ailenin hanedanına teslim olup siyasete gençlik kollarından 18’li yaşlarından beri emek verenlerin bir şey olamayacağı, evlatların, damatların, mahdumların, mahdumelerin; diğer taraftan göze girmek için her hukuksuzluğu yapan atanmışların at koşturacağı bir siyaset olacak. Buradan AK Parti’de siyaset yapan ama siyaseti siyaset gibi yapmak isteyenlere söylüyorum. Ya atanmışların ve hanedanın iktidarı için bu ayıba ortak olacaksınız ya da otokrasiye karşı demokrasi mücadelemizde bizimle birlikte olacaksınız.

“Bu Anayasa’nın altında Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün imzası var”

Hepsinin güvencesi burada, bu Anayasa’da. Bu Anayasa malın, canın, namusun, birlikte yaşamanın güvencesidir. Bu anayasada mülk edinme hakkı vardır. Afyonlu amcamın tapusu buna göre basılmaktadır. O tapuyu koydun mu polisin önüne, jandarmanın önüne? O eve dadanan hırsızı, o eve gidip de burası benim diye çökecek adamın alnını Mehmetçik karışlar amcam. Teyzemin torununu kolundan kimse götüremiyorsa, o evladın, o sabinin canı devlete emanettir. Aha bu anayasa sayesinde. Hepimizin namusu, hepimizin bu anayasaya emanet. Kimse haramilere karşı eşini, evladını, kızını, gelinini, çocuğunu koruyacak güçte olamaz. Ama Allah’tan Türk polisi var, Türk jandarması var. Sınırı koruyamazsın. Türk’ün askeri, Silahlı Kuvvetleri var. İşte bu yüzden bu memlekette huzur var. Bu memlekette birlikte yaşama umudu var. Hepimizin borçlu olduğu bu Anayasa’nın altında Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün imzası var. Toplum sözleşmesi bunun adı. O yüzden toplanıp da birbirimizin gırtlağına çökmüyoruz. Birlikte yaşama iradesinin kuralların adı. Daha iyisi yazılır mı? Yazılır. Ne zamana kadar? Biz rıza gösterdikçe, biz oy verdikçe o güne kadar herkesi bağlar. Daha iyisini istersek hep birlikte yaparız. Buraya yazarız. Oyunu verir, kitabı basarız. Ama o güne kadar sen ben bu sayfasına inanmıyorum. Gelir alırlar evini elinden. Ben bu sayfasında yokum. Torunu sürükleyerek götürürler. Ben bu sayfasını istemiyorum. Bankaya parayı yatırırsın, geri vermezler. İşte o zaman anayasal düzen gitti mi her şey gider. Bu Anayasa’nın bir maddesinden sen, birinden ben, birinden Sayın Erdoğan vazife alır. Cumhurbaşkanı ile ilgili sayfaya ‘He’ deyip de meclisi yok sayamazsın. Anayasa Mahkemesi’nin bağlayıcılığını kabul etmeyip de öbür sayfadan güç alamazsın. İşte bugün ülkeyi yönetenlerin, güç zehirlenmesine uğramış olanların temel çelişkisi budur.

“Çare erken seçim”

Bugün bir başka örnekle karşı karşıyayız. Geçtiğimiz günlerde Anayasa Mahkemesi ‘Can Atalay ihlal’ demiş. Anayasa Mahkemesi Tayfun Kahraman’ı, Gezi tutuklularını sal demişti. Anayasa Mahkemesi Kavala’yı bırak, Selahattin Demirtaş’ı bırak demişti. Birileri benim işime gelmiyor diye o maddeyi tanımazdan gelmişti. Birçok krizin içinde yaşadığımız en derin kriz, anayasayı tanımama krizi. Şimdi geldik, millet yoksulluktan, işsizlikten, sefaletten, her türlü zorluktan yılmış, sesini duyurmak istiyor. Emeklileri çağırıyoruz meydanlara, silme meydanlar doluyor. Gözlerde öfke, hınç; nereye çağırılsa yedi bölgede sesini duyurmaya çalışan emekliler, hakkını alamayan emekçiler, perişan durumdaki çiftçiler, siftahsız esnaflar ve bu şartlar altında milletin bir seçime ihtiyacı var. Erken seçim diyorsun. ‘Yokuz biz.’ diyorlar. Niye? Çünkü şöyle diyorlar. Biz o zaman çok karşı çıktık ama bizler kıl payı farkla o halde değiştirdiler ilgili maddeyi. Diyor ki sen oy vereceksin, beş yıllığına birini seçeceksin. Sonra kenara çekileceksin. Böyle eliyle ittirdiği milletin kendisi. Beş yıl boyunca her şeyi ben yapacağım. Ben söyleyeceğim, ben kararlaştıracağım. Buna bir çare yok mu? Çaresi erken seçim. Hükümet, AK Parti tek başına yetmez ama MHP desteğiyle erken seçimi yapmayabiliyor. Ama bir yandan sürekli millete saldırıyorlar. Milletin sesini duyurmak, erken seçime zorlamak, hiç değilse gidişata milletin itirazını göstermek için açtık, anayasaya baktık. Anayasa’nın 78. maddesi var. Açık net yazıyor.

Diyor ki: Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliklerinde boşalma olması halinde ara seçime gidilir. Ara seçim seçim döneminde bir defa yapılır. Net yazmış. Bakın bu maddeden bir madde önce, bu 78 ve 77’de TBMM, milletvekili ve cumhurbaşkanlığı seçimleri beş yılda bir aynı anda yapılır yazıyor. Bu da yapılabilir değil. Ama birisi ben 77’ye göre cumhurbaşkanı olacağım ama emrettiği gün ara seçimi yapmayacağım diyor. Bu ara seçimin yapılması gereken iller: İstanbul 1. Bölge, Kocaeli, Afyonkarahisar, Kırıkkale, Kastamonu, Adıyaman ve tartışmalı olarak Hatay. Can Atalay milletvekili ise buraya gelmeli, boşsa orada seçim yapılacaksa o zaman Hatay tarafından bir kez daha rekor oyla seçilmesine imkan tanınmalı. Ama bu yedi seçim bölgesinde AK Parti’nin bir özelliği var. 2023 seçimlerinde yetkiyi aldıklarında Afyon’dan Kastamonu’na, Kırıkkale’den Kocaeli’ne, İstanbul 1’inci Bölgeden Adıyaman’a kadar Hatay dahil 7’de 7, 1’inci parti AK Parti. Yani milletvekili çıkaracak parti normalde AK Parti. Ama ‘Gelin ara seçime gidelim’ diyoruz. ‘Yok’ diyor, gündemimizde.

“CHP kurulduğu gün gibi Türkiye’nin birinci partisi”

Neden yok? Güya bir yandan diyor ki: ‘Efendim, biz güçlüyüz. Seçimleri kazanacağız.’ Ömer Çelik diyor ya, seçimlerde büyük bir zafer kazanacağız. Gel, sana seçime girme, sekiz milletvekili daha çıkarma… Madem birincisin ya. Son girdiğin seçimin 31 Mart 2024 mağlubu olmak yerine, bu girdiğin seçimin galibi olma şansını veriyorum. Gelebiliyorlar mı? Gelemiyorlar. Neden gelemiyorlar? Çünkü o seçimi kazanırken ne dedilerse dersini yaptılar. Mülakatı kaldırmaktan tut, emekliliği, asgari ücretliyi enflasyona ezdirmemeden, enflasyonu tek haneye getirmekten tut, tek hane olana kadar emekli ve asgari ücrete yılda dört zam vermekten, gayrisafi milli hasılanın yüzde 1’i desteklemeyi tarım açığı için vermek sözünden bunun beşte birine geleceğine kadar hiçbir sözlerini tutmadılar. Cumhuriyet Halk Partisi, o günden sonra yapılan hem yerel seçimde hem bütün anketlerde hem de gittiğinde sahada, sokakta, milletin içinde kurulduğu gün gibi Türkiye’nin 1’inci partisi.

“İnönü’nün kaçmadığı bir erken seçimden kaçmaya çalışan bir iktidarla karşı karşıyayız”

Ama CHP bu seçimi kendi için değil, millet için istiyor. Açık açık söylüyoruz. Bu seçimden 1’inci parti çıkma hevesiyle değil, bu milletin sesini duyurma, erken seçim için ara seçimde bu milletin gerçek duygularını, gerçek beklentisini duyurmak için istiyoruz. Bu konuda gittiğimiz genel başkanlarımızın tamamı, Anayasaya uygun, Anayasa’nın olmazsa olmaz şart olduğunu, seçime hazır olduklarını, seçimin gelmesi gerektiğini net şekilde ifade ettiler. Karşımızda bulunan ara seçim, 1960’dan beri yapılan, Demirel’in kaçmadığı, Ecevit’in kaçmadığı, Erbakan’ın kaçmadığı, Türkeş’in, Özal’ın, İnönü’nün kaçmadığı bir erken seçimden kaçmaya çalışan bir iktidarla karşı karşıyayız. Eskiden bu Meclis’te ara denetim imkanları vardı. Gensoru vermek, bakana ya da hükümete karşı. O gensoruyla güvensizlik oyu talep etmek ve bunun sonucunda yeniden bir seçimi getirmek için bir mücadele vardı. Bu imkanları aldılar. Sen bir kez oyu vereceksin, sonra kenara çekileceksin diyenlere karşı Anayasa 78 açıktır. Ancak iktidar partisinde, yani parlamenter sistemde güven oyundan kaçanın, şimdi de öz güven eksikliğiyle seçimden kaçtığını görmekteyiz. Muhalefette bu ülkeyi yoksulluktan, bu ülkeyi haksızlıktan kurtarmak isteyen, hepsi bu ülkenin demokrasisinden yana olan muhalefette bir öz güven patlaması; karşımızdaki iktidarda dizlerin titremesi söz konusudur. Bir kez daha davet ediyoruz. Hodri meydan, cesaretiniz varsa çıkın karşımıza.”