• Ana Sayfa
  • Manşet
  • Levent Korkut: ‘Silahların susması ve çatışmasızlık kendi başına bir değer’

Levent Korkut: ‘Silahların susması ve çatışmasızlık kendi başına bir değer’

2013’te çözüm sürecinin toplumsal ayağını oluşturmak amacıyla görev alan Akil İnsanlar Heyeti 13 yıl sonra yeniden gündemde. O dönem Marmara Bölgesi Heyeti’nde yer alan Prof. Dr. Levent Korkut, iki süreç arasındaki farkları, bugün devam eden süreçte dikkat edilmesi gereken noktalı ve sürecin toplumsallaşması için atılması gereken adımları İLKE TV’ye anlattı.

  • Yayınlanma: 28 Eylül 2026 13:43
  • Güncellenme: 28 Eylül 2026 13:57

Ekim 2024’te MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Meclis’te DEM Parti milletvekilleriyle tokalaşmasıyla başlayan yeni süreçte iki yıl geride kaldı.

Bu süreçte Kürt meselesinin demokratik çözümüne ilişkin önemli kritik eşikler aşılırken 10 Ağustos 2026 ‘te Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesinde Dair Kanun Tükiye Büyük Millet Meclis’i Genel Kurulu’ndan 467 oy ile geçti.

Silah bırakma sürecinin başlaması ve Meclis’te çerçeve yasanın kabul edilmesiyle birlikte süreç yeni bir aşamaya girdi.

Ancak bundan sonraki sürecin nasıl ilerleyeceği ve toplumsal desteğin nasıl güçlendirileceği tartışılmaya devam ediyor. Gözler ise TBMM’nin yeniden çalışmalarına başlayacağı ekim ayına çevrilmiş durumda.

Bugünkü sürecin en önemli tartışma başlıklarından biri de geçmiş deneyim. 2013-2015 yılları arasındaki çözüm sürecinde, toplumun farklı kesimleriyle temas kurmak ve sürece ilişkin beklenti ve kaygıları dinlemek amacıyla Akil İnsanlar Heyeti oluşturuldu.

03 Nisan 2013’te dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından oluşturulan 63 kişilik heyetin listesi açıklandı. Heyet ilk toplantısını 4 Nisan’da yaptı.Gazeteci, akademisyen, sanatçı, hukukçu, yazar, sendikacı, iş insanı ve sivil toplum temsilcilerinden oluşan heyet Türkiye’nin yedi bölgesine ayrıldı.

Heyetin temel görevi ; toplumun sürece ilişkin düşüncelerini, kaygılarını ve beklentilerini dinlemek süreci topluma anlatmak ve sahadan aldıkları görüşleri hükümete aktarmaktı. Yaklaşık üç ay süren çalışma döneminde farklı bölgelerde 300’ün üzerinde toplantı gerçekleştirildi.60 binden fazla kişiyle temas kuruldu.

Heyet üyeleri çalışmalarının ardından 26 Haziran 2013’te Dolmabahçe’de dönemin Başbakanı Erdoğan’la bir araya geldi ve hazırladıkları raporları hükümete sundu.

Ancak Akil İnsanlar Heyeti’nin çalışmaları sona erdikten iki yıl sonra, 2015’te çatışmalar yeniden başladı ve çözüm süreci sona erdi.

Aradan 13 yıl geçti Türkiye yeniden bir çözüm ve barış sürecini tartışıyor. İki süreç arasındaki farklar neler? 2013-2015 döneminde yaşananlardan hangi dersler çıkarıldı? Yeni sürecin toplumsallaşması ve kalıcı bir barışa dönüşmesi için neler yapılması gerekiyor?

İLKE TV olarak bu soruları, 2013-2015 yılları arasındaki çözüm sürecinde Akil İnsanlar Heyeti’nde görev yapan isimlere sorduk.

Marmara Bölgesi Heyeti’nde sekreter olarak görev yapan Prof. Dr. Levent Korkut, geçmiş sürecin deneyimini ve bugün yürütülen sürecin farklarını anlattı.

‘Barış süreçleri başarısız olsa da yeni süreçleri tetikleyebiliyor’

İki süreci karşılaştırarak başlayalım. 2013-2015 çözüm sürecinde Akil İnsanlar Heyeti’nin içinde yer aldınız. Bugün yürütülen süreçte sizce o dönemden en önemli fark nedir?

Şu an devam eden sürecin bir önceki süreçten bazı farklılıkları var elbette. Her süreç  aslında biraz böyledir. Yani sürecin aksadığı ülkelerde de yeni formüllerle yeni bir sürecin inşası düşünülür. Burada önemli olan, barış süreci bir kez başladı mı, başarısız olsa dahi
yenilerinin onu takip edebilmesidir. Tabii aradaki dönem çok acı olabiliyor. Çatışmaların devam ettiği ve hatta şiddetlendiği
dönemler olabiliyor. Ancak barış süreçleri başarısız olsa da yeni süreçleri tetikleyebiliyor. Bunun da bir nedeni var. Bir süreç inşa ettiğinizde, onu yola koyduğunuzda toplumda bir etki yaratıyor. Bu belki olumlu, belki olumsuz etkiler olarak şekillenebilir ama olumlu
tarafı çok önemli. Çünkü bu olumlu taraf diyaloğa zemin hazırlıyor. Daha da önemlisi, geniş kitlelerde az da olsa bir değişim yaratıyor. Daha önceki çözüm süreci başarısızlığa uğradı ama kazanımları da oldu. Bu kazanımlar üzerinden bugün devam eden sürecin bazı yönleriyle kolaylaştığını söyleyebiliriz.

Buradaki en önemli husus tabii halktaki genel anlayış. Burada Kürtleri kastetmiyorum. Özellikle Batı’da yaşayanlar, Türkler ne düşünüyorlar? Nasıl bir gelecek hayal ediyorlar? Çok katı, kalıplaşmış, eski yargılara dayalı düşüncelerin yavaş yavaş dönüşmesi gerek.
Önceki süreçte çok ucu açık bir tablo vardı. Bu ucu açık tablo belki bazı açılardan faydalıydı ama bir anlamda toplumda yarattığı endişe de oldukça yüksekti.

Bir önceki süreçte siyasi liderlerin rolü önemliydi. Onlar süreci yürütüyordu ve burası kırılma noktası oldu. Aslında günümüzdeki süreçte de böyle bir yön var. Siyasi liderler götürüyor süreci.

Bu açıdan önceki süreç ve bu süreci karşılaştırdığımızda, önceki süreçte toplumsallaşmaya yönelik bir çaba vardı. Şimdi bu çaba çok yok. Ama daha disiplinli ilerleyen bir süreç var. Fakat eninde sonunda toplumsallaşmanın gerçekleşmesi gerekir ki süreç sağlıklı ilerleyebilsin. Bu durum sürecin disiplini açısından belki daha iyi ama henüz çok dar. İleriye yönelik kesin bir çıkarımda bulunamasak da sürecin geniş çevrelere yayılması gerekiyor. Hem yapısal düzenlemelerin olabilmesi hem de toplumsallaşma için bunun gerçekleşmesi önemli.

Önceki süreçte tartışma, aktörlerin katılımı ve halka inme hususlarında daha serbest bir ortam varken, bu süreçte daha disiplinli ve daha yukarıda kalan, liderler düzeyinde; bir miktar da partilerin üst kadroları düzeyinde, özellikle hükümet ve hükümete destek
veren partilerin üst düzeyinde kalan bir yol izleniliyor.Bu bazı açılardan faydalı olabilir ama geleceğe bakışta bunun açılması, daha yaygınlaşması ve yapısal alana doğru ilerlemesi gerekir.

‘Önceki süreçte kapsamlı bir DDR planı yoktu’

Bugün devam eden süreç, benzer örneklerle karşılaştırıldığında dikkat çeken unsurlardan biri de silah bırakma ve entegrasyon sürecinin öne çekilmesi. Bu durumu nasıl değerlendirirsiniz?

DDR dediğimiz silah bırakma, terhis ve yeniden entegrasyon döneminin öne çekildiği bir plan görüyoruz. Bu, son çıkan kanunla da aslında teyit edilmiş durumda. Normalde diğer çözüm süreçlerinde, özellikle başarılı olanlarında, bu bölümün sona alındığını
görmekteyiz.

Bizde ise bu başa çekildi. Bunun nasıl bir sonuç vereceğini tam olarak bilemiyoruz ama en azından kanunun çıkmasıyla birlikte sürecin işlemeye devam ettiğini, durmadığını görmekteyiz.

Önceki süreçte çok kapsamlı bir DDR planı yoktu. Masada daha sonra yapılacak işler arasındaydı ama uygulamada olmadı. Şimdi ise uygulamaya girdik. Tam da girdiğini söyleyemeyiz. Çünkü kanunun uygulanabilmesi için bir de Milli Güvenlik Kurulu kararı
gerekiyor. Bir yasal düzenleme çıkmış durumda. Bu da bu sürecin kendine özgü yönlerinden birisi.

‘Teker dönüyor ama bunu hızlandırmak gerekebilir’

2013’te Akil İnsanlar Heyeti’nin önemli bir işlevi toplumla temas kurmak, farklı  kesimleri dinlemekti. Bugün benzer bir toplumsal iletişim mekanizmasına ihtiyaç olduğunu düşünüyor musunuz?

Destek mekanizmaları açısından da iki süreç arasında farklılıklar var. Önceki süreçte Akil İnsanlar’ın yaptığı çalışmalar vardı. Bu süreçte ise böyle bir sivil toplum katılımını  sağlayacak ya da Akil İnsanlar benzeri, üçüncü göz mekanizmasının kurulmadığını
görüyoruz.

Sürecin liderler düzeyinde tutulduğunu, gerek devlet tarafından gerek PKK’nin liderliği tarafından müdahalelerin yapıldığını ancak üçüncü bir mekanizmanın olmadığını görmekteyiz.

Bu belki disiplini güçlendiriyor ama en büyük tehlike, özellikle siyaset bilimcilerin debuna işaret ettiğini görüyoruz; liderlerin üzerinde çok büyük bir yük var. Bu yükü dağıtmaları ve daha yaygınlaştırmaları gerekir.

Burada liderler üzerinden giden bir süreç tablosu karşımıza çıkıyor. İlişkiselliği güzel. Yani Öcalan ve hükümetin görüştüğünü, yine Öcalan’la DEM Parti’nin görüştüğünü biliyoruz ve bu olumlu bir durum.

Bu ilişkisellik, ilişki kurma ve ilişki geliştirme, her zaman için barış süreçlerinin önemli bir unsurudur. İlişki kuruldukça güven duyulan bir zemin oluşur. Ancak bu ilişkiler ağının daha genişlemesi, tabana doğru yayılması ve sivil topluma doğru hareket etmesi süreci
güçlendirecektir. Diğer yandan Türkiye’nin başka sorunları da süreci etkiliyor. Süreç insanlarda ne kadar umut yaratırsa, sadece toplumun belli bir kesimine değil, büyük bir çoğunluğa hitap ederse o kadar etkili olur. Bunu gerçekleştirmek gerekir.
Sürece dair umudun güçlendirilmesi gerekiyor. Birçok siyasi partinin talepleri var. Bu talepler belki doğrudan sürecin teknik boyutuyla ilgili olmayan talepler. Demokrasi ile ilgili talepler, ekonomi ile ilgili talepler… Bunlar süreci boğacak düzeye hiçbir zaman
getirilmemeli. Bu sorunlar süreçle birlikte yürütülebilmeli. Yoksa sürecin toplum nazarındaki etkisi zayıflar.

Genelde süreçlerde söylenilen bir şeydir: Teker dönüyor mu? Dönüyor ama biraz yavaş dönüyor. Bunu belki hızlandırmak gerekebilir. Çok hızlandırmak da faydalı olmayabilir ama akışın daha dinamik olması, taraflarda da toplumda da sürecin başarıya doğru
ilerlediğine ilişkin bir kanaat uyandıracaktır. Bu kanaatler, sürecin uzun vadede başarısı için çok önemli.

‘Sürecin yaygınlaştırılması için sivil toplumun katılımı önemli’

Bir önceki süreçte kurulan Akil İnsanlar gibi bir heyetin aynısını yeniden yapmayı denemek çok büyük bir fayda sağlamayabilir. Ancak oradan çıkarılacak derslerle daha farklı bir yapı oluşturulabilir. Burada önemli olan husus, sivil toplumun örgütlü yapısının bir şekilde süreçle ilişkilendirilmesidir. Bu çok çeşitli yollarla yapılabilir. Örneğin parlamentoda bir komisyon kuruluyor. Bu komisyonun çalışmaları kapsamında entegrasyon sağlanabilir. Ayrı mekanizmalar düşünülebilir. “Bir üçüncü göz istemiyoruz” deniyor. Ancak uluslararası anlamda değil de daha yerel anlamda bunu düşünmek mümkün olabilir. En azından sürece bakan bir yerel göz
oluşturulabilir.

‘Topluma kızmak değil, onları dinlemek ve süreci anlayacakları araçlar bulmak gerekir’

Bu sürecin toplumsallaşması ve toplumsal barışın güçlendirilmesi için hangi adımlar atılmalı neler yapılmalı ?

Bu süreç birçok açıdan eleştiriliyor olabilir. Ancak daha uzun vadeli, kurumsal bir yapıya dayanan bir barışın henüz ortaya çıkmamış olması, silahların sustuğu bir ortamın kendi başına değerini ortadan kaldırmaz. Silahların susmasının ve çatışmasızlığın kendi başına
önemli bir değer olduğunu bilmek gerekiyor. İlişkilerin gelişmesi, tarafların birbirleriyle iletişim kurması da başlı başına önemli. Bahçeli ile başlayan bir ilişki kurma süreci yaşadık. Bunun kendisi değerli bir gelişme. Türkiye’nin birçok sorunu olabilir ama bütün bu sorunların içerisinde ortaya çıkan bu durumun da kendi başına bir değeri var. Bu ilişkiler ileride yeni pencereler açabilir. Türkiye’de muhalefet partilerinin içinde bulunduğu durum aslında toplumun da bir yansıması. Özellikle Kürtlerin hak ve özgürlük temelli taleplerine toplumun ne ölçüde olumlu baktığı önemli bir mesele. Olumsuz bakan kesimlerin de sağlıklı bir diyalog içerisinde süreci, gelişmeleri ve geleceği anlamaya çalışması gerekiyor. Yıllardır oluşturulmuş ve zaman zaman siyasi olarak popülist biçimde kullanılmış bazı kalıplardan kurtulmanın yolu da buradan geçiyor.Bütün bunların yolu topluma erişmekten geçiyor. Topluma kızmak ya da “Onlar böyle düşünüyor” demek yerine onları dinlemek ve onların da süreci dinleyip anlamasını sağlayacak araçlar bulmak gerekiyor.
Akil İnsanlar Heyeti tecrübesi bu açıdan faydalıydı. En azından toplumla bir iletişim, birlikte düşünme, tartışma ve konuşma imkânı yaratmıştı. Elbette aynı modelin bugün birebir uygulanması gerekmiyor. Ancak farklı yöntemlerle bunu yapabilecek, topluma ulaşma ve toplumla birlikte düşünme kabiliyetine sahip mekanizmaların sürece eklenmesi ve oluşturulması gerekiyor.