• Ana Sayfa
  • Dosya-Söyleşi
  • Şüpheli kadın ölümleri ve çözüm arayışları | Eren Keskin: Biz egemenimize benziyoruz

Şüpheli kadın ölümleri ve çözüm arayışları | Eren Keskin: Biz egemenimize benziyoruz

Şüpheli kadın ölümleri ve çözüm arayışları | Eren Keskin: Biz egemenimize benziyoruz
  • Yayınlanma: 24 Mayıs 2026 23:06
  • Güncellenme: 24 Mayıs 2026 23:23

Şüpheli kadın ölümlerine ilişkin dosyamızın ilk bölümünde Sebahat Tuncel ile kadın hareketinin tarihsel dönüşümünü, Kürt kadın hareketinin örgütlülüğünü ve ‘siyaset yapma biçimindeki sorunları’ konuşmuştuk.

Çözüm arayışları için gerçekleştirdiğimiz söyleşi dosyasının ikinci bölümünde ise avukat ve İnsan Hakları Derneği (İHD) eski Eş Genel Başkanı Eren Keskin ile bir araya geldik.

İnsan hakları ihlalleri ile erkek şiddeti bu coğrafyada hiçbir zaman birbirinden bağımsız olmadı. Yıllarca İHD’de hak ihlallerine karşı mücadele yürüten Eren Keskin, devletin en karanlık dönemlerinde militarizmin ve milliyetçiliğin kadın bedeni üzerindeki tahakkümünü en yakından gören isimlerden biri. 1997 yılında kurduğu ‘Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Bürosu’ ile cezaevlerinde, gözaltı merkezlerinde devlet koruması altındaki faillerin kadınlara yaşattığı taciz ve tecavüz olaylarını raporlayan, bunları tek tek belgeleyen ve hukuki mücadelesini veren bizzat kendisiydi.

Şüpheli kadın ölümlerinin hemen hemen hepsine kadın cinayet olarak bakan Eren Keskin, konuşmaya başlarken ‘resmi şiddet’ kavramını kullanıyor.

Nedir bu resmi şiddet? Siyasi iradenin en tepeden ürettiği, militer ve feodal duygulardan beslenen, ekranlardan, Meclis kürsülerinden topluma boca edilen o eril dile resmi şiddet deniyor.

Hatırlayalım, 2002 yılında bizzat gazeteci Fatih Altaylı’nın radyo ekranlarından Eren Keskin’e yönelik kullandığı, onu doğrudan cinsel şiddetle tehdit eden o eril söylem, tam olarak resmi şiddetin medyaya ve topluma sızmaya başlamış haliydi. Devlet ve onun makbul erkekleri şiddet dilini bu kadar kolay kullanınca, şiddet artık eskiye oranla çok daha rahat yayılır hale geldi.

Eren Keskin de kadına yönelik şiddetteki artışı, şüpheli kadın ölümlerini ve LGBTİ+’lara yönelik yükselen nefret söylemini devletin kurduğu sistemden, yani o resmi şiddetten ayrı düşünmenin mümkün olmadığını söylüyor. Kadınların haklarını koruması gereken yargının ise kadını hala ‘ahlak ve namus’ algısı üzerinden tanımlamaya devam ettiğini belirtiyor.

Söyleşi boyunca şunları konuşuyoruz:

AK Parti’nin kendi iktidarında imzaladığı İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesini, sözleşmeden çekilmenin sokaktaki faillere nasıl bir omuz olduğunu; daha sonra kadın hareketini, içindeki dayanışma eksikliğini ve yapıların kendi içindeki erkek egemenlikle yüzleşme zorunluluğuna geçiyoruz.

Son olarak, 17-31 Mayıs Gözaltında Kayıplara Karşı Mücadele Haftası’nın tam içindeyken Gülistan Doku davasıyla başlatılan Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı’nı, 90’ların faili meçhul hafızasını, yaratılan korku iklimini ve bugün 90’lardan bile daha fazla daraltılan ifade özgürlüğü alanlarını…

Türkiye İstanbul Sözleşmesi’nden çekildi

20 Mart 2021. İlk önce bu tarihi ve yaşananları kısaca hatırlarsak:

8 Mart’ın üzerinden henüz birkaç gün geçmişti. Kadınlar yoğun bir gündemi geride bırakmış, seslerini, sözlerini ve taleplerini tüm kentlerde sokaklardan dile getirmişlerdi. Bu hareketli sürecin ardından bir gece yarısı bir haber geldi. Türkiye, ilk imzacısı olduğu ve 2011 yılında yürürlüğe giren İstanbul Sözleşmesi’nden, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla bir anda geri çekildi.

Karara öfkeli olanların yanında, sözleşmenin tam olarak ne olduğunu anlamaya çalışanların da dahil olduğu büyük bir kargaşa ortamı başladı. Her yerden bir ses yükseliyordu: kimisi kaygılı, kimisi ise “Artık kadına şiddet suç olmayacak” sevinciyle çekilmenin ne anlama geldiğine dair fikir yürütüyordu. İktidar cephesinden yükselen asıl argüman ise sözleşmenin ‘aile yapısını zedelediği’ ve ‘toplumsal cinsiyet kavramı üzerinden LGBTİ+’ları teşvik ettiği’ yönündeki iddialardı.

Anlayacağımız, sözleşme yerli ve milli değerlerimize uymuyordu. Ve halihazırdaki milli iç hukukumuz, kadına yönelik şiddeti engellemek için ‘zaten yeterliydi.’

Kararın ardından feministler, kadın örgütleri ve insan hakları savunucuları protestolar düzenledi. “İstanbul Sözleşmesi yaşatır” sloganıyla yapılan eylemlerde, çekilmenin kadınları şiddete karşı daha korumasız bırakacağı vurgulandı. 1 Temmuz 2021 itibarıyla Türkiye sözleşmeden resmen ayrıldı. Bu tarihten sonra da kadın hareketi, sözleşmenin yeniden yürürlüğe girmesi için sözünü ve mücadelesini hep sürdürdü.

Eren Keskin’e göre kadına yönelik şiddeti konuşurken İstanbul Sözleşmesi’ni es geçmek imkansız. Çünkü sözleşmeden çekilme kararı, toplumda yerleşik olan algıyı etkiledi. Sokaktaki insana bu kararın nasıl yansıdığını Eren Keskin, şöyle anlatıyor:

“Şimdi bu sözleşme hakkıyla uygulanıyor muydu? Hayır, uygulanmıyordu ama kadınlara büyük bir güç veriyordu. Biz avukatlar için de aynı şey geçerliydi, arkamızda bir dayanak hissediyorduk. Sözleşmeden çekildikten sonra bir kesim tarafından da güç hissedildi. Buna bir örnek vermek istiyorum. Sözleşmeden imza çekildi, ertesi günü bir taksiye bindim. Kadına yönelik şiddet ve İstanbul Sözleşmesi konuları konuşuluyor. Şoför benim avukat olduğumu anlayınca bana döndü ve dedi ki: ‘Arkadaşım karısını dövdüğü için cezaevinde, şimdi çıkacak artık değil mi? Bu artık suç olmaktan çıktı değil mi?’ Yani bunun sıradan vatandaşa yansıması tam olarak bu oldu.”

Dolayısıyla kadın cinayetlerindeki ve şüpheli kadın ölümlerindeki görünür artışı, yaratılan cezasızlık algısından ve siyasi iradenin kadını koruyan mekanizmaları bir gecede feda edebilmesinden bağımsız düşünmek mümkün değil. Sözleşmeden çekilme kararı, faillere görünmez bir zırh ve şiddetin meşrulaşabileceği mesajını verdi.

Şüpheli kadın ölümleri

Şüpheli kadın ölümlerinin çok hızlı bir şekilde ‘intihar’ denilerek kapatılmaya çalışıldığı bir süreç var. Ancak yakın zamanda da gördüğümüz gibi, kadın hareketi bu dosyalara müdahale ettiğinde meselenin seyri değişebiliyor. Doğrudan intihar denilen şüpheli ölümlere karşı hukuki anlamda da itirazlar yükseliyor. Erkek yargının doğrudan ‘intihar’ deyip soruşturmayı kapatma kolaycılığını Eren Keskin’e soruyoruz.

Yargının kadını ahlak ve namus üzerinden tanımlayan bir anlayışla hareket ettiğini söyleyen Eren Keskin, daha dün bizzat girdiği bir cinsel saldırı davasını anlatıyor:

“Bir kere yargıdaki o anlayışın altını çizmek istiyorum. Coğrafyamıza dayatılan ve kadını ahlak ve namusu üzerinden tanımlayan anlayışın tamamen yargıya hakim olduğunu düşünüyorum. Daha dün bir davaya girdik. Kadın, sevgilisi değil, normal bir erkek arkadaşı olan birinin evine çok yorgun olduğu için uyumaya, dinlenmeye gidiyor. O adamın başka bir arkadaşı daha eve geliyor. Kadına cinsel saldırıda bulunuyorlar ve beraat ettiler. Çünkü hakim şu gözle bakıyor: ‘Bir kadın nasıl normal arkadaşı olabilir? Nasıl normal bir arkadaşının evine gidip orada dinlenebilir?’ Yani hep böyle bakan bir yargı var. Hiçbir zaman kadınların erkekler kadar özgür bir alanları olduğu kabul edilmiyor bu coğrafyada. Her şeye, ‘kadın erkeğin namusudur’ gibi bakarak yaklaşıyorlar ve yargıda bu anlayış çok egemen.”

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin uluslararası hukuku kabul ettiğini ve Anayasa’nın 90. maddesine göre uluslararası sözleşmelerin iç hukuktan üstün olduğunu hatırlatan Eren Keskin, “Evet, İstanbul Sözleşmesi’nden imza çekmiş olabilirler ama kadına yönelik şiddeti yasaklayan, engelleyen başka sözleşmeler var. Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) var. Ama pratiklere baktığımızda bunlar hiçbir şekilde yerine getirilmiyor” diyor.

Uluslararası hukuk da erkek egemen 

Tam bu noktada, meselenin sadece Türkiye sınırlarıyla kalmadığını gösteren güncel bir örneği hatırlatıyoruz Eren Keskin’e. İsviçre’de yakın zamanda erkek şiddetine maruz bırakılan iki farklı kadının iltica başvurusunu, “Türkiye’de iç hukuk yolları tükenmemiştir” gerekçesiyle reddetti. Yani Avrupa, oraya sığınan ve tehlike altında olduğunu söyleyen kadınları Türkiye’ye geri gönderiyor. Bunu yaparken de Türkiye’deki koruyucu ve önleyici mekanizmaların yeterli ve geçerli olduğunu iddia ediyor. Pratik karşılığı olmadığını bildiğimiz yasal kararları hatırlatarak sözü yeniden ona bırakıyoruz.

Eren Keskin, kendi coğrafyamızdaki sistemden bahsetsek de aslında bütün dünyada hala erkek egemen bir hukukun geçerli olduğunu söylüyor:

“Şunu hiç unutmayalım; Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında binlerce kadın şiddete, tacize ve tecavüze uğradığı halde, bu savaşlardan sonra kurulan Tokyo ve Nürnberg mahkemelerinde kadına yönelik şiddet savaş suçu sayılmadı. Çok uzun bir süre sayılmadı. Ancak Bosna ve Ruanda çatışmalarından sonra, o da kadınların kendi mücadelesi sonucunda bir savaş suçu olarak değerlendirilmeye başlandı.

Uluslararası hukuka ya da mülteci hukukuna baktığımızda, yazılı hukukta olsa bile hala, örneğin bizim coğrafyamızda kocası tarafından şiddete uğrayan bir kadın iltica başvurusu yaptığında çoğunlukla bunlar kabul edilmiyor. Yani bu sorun, kadına yönelik şiddet sorunu ya da yargıda erkek egemen aklın egemen olması bence bütün dünyada hala geçerli. Tabii ki doz farklılıkları var. Türkiye bunun çok egemen olduğu bir yer. Tamamen erkek egemen anlayış geçerli yargıda.”

‘Fail devlet ise o zaman çifte standart başlıyor’

Peki Türkiye’deki kadın hareketi tüm baskılara rağmen nasıl bir mücadele yürütüyor?

Bütün baskılara rağmen Türkiye’deki feminist hareketin ve Kürt kadın hareketinin oldukça iyi çalıştığını, her şeye rağmen ses çıkarmaya gayret ettiğini belirten Eren Keskin, bir yandan da içerideki dayanışma eksikliğini gündeme getiriyor:

“Kadın hareketi olabildiğince bunları dile getirmeye çalışıyor, fakat biraz dayanışma eksikliği var bence. Yani mesela bir olay Kürdistan’da yaşandığında yeterince üstüne gidiliyor mu? Devlete karşı, egemene karşı yeterince soru soruluyor mu? Bu tartışılabilir. Ama genel olarak diğer hareketlere baktığımızda kadın hareketi oldukça başarılı.

Tabii ki çok büyük baskılar var. Kadın hareketinin asla güçlenmesini istemiyor siyasal irade sahipleri. Çünkü bu coğrafyada ırkçı milliyetçiliği, tekçiliği, Türk ve Sünni Müslüman kimliğini temel alan çocuklar yetiştirmek istiyorlar. Bunu sürdürebilmek için de aileye ihtiyaçları var. Kendi istedikleri anlayışın sürekli devam edebilmesi için ellerindeki en büyük koz aile. Bu nedenle aileyi çok önemsiyorlar. Ama diğer taraftan baktığında da kadına yönelik şiddet en çok ailede yaşanıyor.” 

Eren Keskin’e dayanışma eksikliği derken kastettiği şeyi soruyoruz. ‘Şiddeti kimin uyguladığı ve nerede uyguladığı’ üzerinden anlatıyor:

“Dayanışma eksikliği derken aklıma gelen ilk şeyi söyleyeyim. Kadına yönelik şiddetin nerede yaşandığının ve bu şiddeti kimden gördüğünün bir önemi var. Örnek vereyim, İstanbul Sözleşmesi nasıl yazıldı? Bunu herkes biliyor mu, bilmiyorum. Bu sözleşme aslında Diyarbakır’da yaşanan bir cinayet, bir şiddet üzerinden çıktı. Diyarbakır’da kocası tarafından annesi katledilen, kendisi de ağır yaralanan Nahide Opuz davasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye’yi mahkûm etti. ‘Sen Nahide’yi aile içi şiddete karşı koruyamadın’ dedi. Bunun üzerine Avrupa Konseyi üye devletlere bir çağrı çıktı. Dedi ki ‘Kadına yönelik şiddeti her alandaki şiddeti engelleyecek bir sözleşme hazırlayın.’ Ve bu sözleşme böyle hazırlandı. Coğrafyamızda yaşanan bir şiddet üzerinden hazırlandı bu sözleşme.

Bu olay aile içi şiddetti, böyle olunca herkes konuştu. Ama eğer fail devlet ise o zaman işte çifte standart başlıyor. Şimdi bakın, diyelim ki İzmir’de ya da İstanbul’da bir kadına otobüste tekme atıldı ya da bir polis 8 Mart’ta şiddet uyguladı. Buna haklı olarak bütün kadınlar, kadın örgütleri, insan hakları örgütleri karşı çıkıyor. Ama benim aklıma ilk gelen örnek Ekin Van örneği. Ekin Van’ın Varto’da polisler tarafından ölmüş bedeni işkence edilerek çırılçıplak teşhir edildiğinde, bunu dile getiren o kadar az insandık ki… Dayanışma eksikliği derken böyle bir şeyden bahsediyorum.”

(2015 yılının Temmuz ayında ‘çözüm süreci’ olarak adlandırılan dönemin sona ermesi ve bölgede hendek-barikat süreçlerinin, çatışmaların yeniden başlamasının hemen ardından, 10 Ağustos 2015’te Muş’un Varto ilçesi kırsalında bir çatışma yaşandı. Bu çatışmada Ekin Van hayatını kaybetti. Öldürüldükten sonra Ekin Van’ın çıplak bedeni, polisler tarafından teşhir edildi. Kürt kadın hareketi Ekin Van’a yapılanları ‘özel savaş politikalarının’ kadın bedeni üzerinden yürüttüğü tahakkümün en net hali olarak kabul etti. Günlerce “Ekin Van’ın çıplak bedeni onurumuzdur”, “Ekin Van direnişimizin çıplak halidir” sloganları ve pankartlarıyla kadın bedenine saldırılar protesto edildi. Eren Keskin de olayı sürekli gündemde tutup, defalarca yetkililere sordu. 2015 yılında başlatılan soruşturma ise tamamlanamadı ve hiçbir fail cezalandırılmadı.)

‘Biz egemenimize benziyoruz’ 

Örgütlerin, kurumların ve siyasi alanın kendi içindeki erkek egemenliğini konuşmak da çözüm arayışlarının bir parçası. Mücadele alanlarının kendi içlerine dönüp bakması gerektiğini söyleyen Eren Keskin, “Biz egemenimize benziyoruz” diyor:

Yani kendi kurduğumuz örgütler, yapılar da erkek egemen ve feodal zihniyete sahip. Devletten isteyeceğiz, tabii ki isteyeceğiz. Ama önce kendi kurumlarımızdan başlamamız gerekiyor. ‘Biz ne kadar egemenimize benziyoruz?’ tartışmasını her kurumun yapması gerek.

Mesela neden kadın siyasetçi bu kadar az? En sahiplendiğimiz siyasi partide bile neden erkekler daha fazla? Neden kadınlar siyasete erkekler kadar özgürce katılamıyorlar? Neden bir kadın konusunu konuştuğumuz panelde bile salona gittiğimizde bir dolu erkek görüyoruz? O nedenle kendi içimizden başlatmamız gereken bir tartışma var. Ben sadece kadın hareketini veya başka bir hareketi kastetmiyorum. Hepimizin kendi örgütlerimizde bu tartışmayı yapmaya ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Ve bu tartışmayı yeterli biçimde maalesef ki yapmıyoruz.”

‘Hiçbir şey’ şiddeti aklamaz

Karma örgütlerin içinde mücadele yürüten kadınların maruz kaldığı şiddet döngüsüne geçiyoruz. Aynı zamanda failin ne kadar ‘politik’, ‘muhalif’ ya da ‘bedel ödemiş’ olursa olsun şiddet eylemlerinden azade olmadığı kısmına…

Kamusal alanlara yansımış ifşaların çoğunda da görüldüğü üzere karma örgütler içerisinde çoğu zaman “Benim yoldaşım bunu yapmaz” diyerek korumacı bir refleks devreye giriyor.

Şiddetin aklanmaya çalışılmasını ve ortaya çıkan bu korumacı refleksleri Eren Keskin’e soruyoruz. Kendisi zaten yıllardır fail kim olursa olsun, şiddet nereden gelirse gelsin sözünü esirgemeyen birisi.

Eren Keskin, bunun hak savunuculuğunun en temel sınavı olduğunu söylüyor:

“Ne zaman ki kendimizin en yakınındaki bir yanlış yaptığında, bir suç işlediğinde buna objektif olarak yaklaşıyoruz, doğrularımız doğrultusunda yaklaşıyoruz; o zaman bence gerçekten bir hak savunucusu oluyoruz. Bu kolay bir şey değil. Çünkü öylesine egemen değer yargıları var ki, o değer yargıları sizi istediğiniz kadar bedel ödemiş olun, yaptığınız bir yanlışla bir hiç haline de getirebiliyor. İnsanların korkuları bundan. Yani ‘Ben bu kadar bedel ödemiş bir insanım ama yok olacağım’ korkusu. Fakat bir yanlış varsa bu asla korunmamalı.

Bunun mücadelesini verecek bir kadın hareketi var ve bunu da sonuçlandıracak. Fakat öylesine yerleşik değer yargılarıyla mücadele ediyoruz ki kolay bir şey değil. Ama bence hiç vazgeçmeden bunu sürdürmek, bunu da onlara anlatmak gerekiyor. Benim de başıma benzeri çok şeyler geldi. Anlatmaya çalıştığımızda kimisi küsüyor gidiyor, kimisi devam ediyor. Gerçekten olumlu çözdüklerimiz de oldu. Ama bu bir süreç.”

‘Eskiden devlete ele vermemek için şikayet etmezdik’ 

Eren Keskin, kadın hareketinin bir dönüşüm yarattığını kendi gençlik yıllarıyla bugünü kıyaslayarak anlatıyor:

“Bir yandan da hiç dönüştüremiyoruz değil, dönüştürüyoruz. Eskiden konuşulmayan şeyler artık konuşuluyor. Ya da kadın hareketi yüksek sesle yanlış olanı dile getirip düzeltebiliyor. Eskiden olsa bunlar olur muydu? Ben mesela kendi bizim gençliğimizi hatırlıyorum, şimdiki genç kadınlara bakıyorum… Birlikte olduğumuz ya da evli olduğumuz erkekler genel olarak politik insanlardı. Fiziksel ya da sözlü birçoğumuz şiddet yaşadık. Ama devlete ele vermek olarak gördüğümüz için şikayet etmedik. Ama şimdi böyle değil. Demek ki bir ilerleme var bu konuda. Kadınlar bu mekanizmaları öğreniyorlar. Nasıl sermaye küreselleşiyorsa; bu sosyal medya ve diğer bütün alanların, bu kadar birbirine ulaşan bilgilerle sermayeyi küreselleştirmesi gibi insan hakları da kadın hakları da LGBTİ+ hakları da küreselleşiyor. Daha çabuk ulaşıyoruz bilgiye, birbirimize daha çabuk ulaşıyoruz. Bunun önemli olduğunu düşünüyorum ben. Ümitsiz olmamak gerekiyor ama dediğim gibi, bizi yöneten sistemle eşit şartlara sahip değiliz. Bütün imkanlar onların ellerinde.”

‘İfade özgürlüğü açısından 90’lardan geri durumdayız’

Eşit şartlara sahip olmamayı detaylandıran Eren Keskin’e göre gündelik hayatın dili, medya içerikleri erkek egemenliği sürekli besliyor:

“Biraz önce bir video gördük. Merci diye bir haber sitesi var, orada kadınların çalışmalarını engellemek üzere bir video hazırlanmış. Cumhurbaşkanına seslenip ‘Reis engelle kadınların çalışmasını’ diye şarkılar yapmışlar. Yani her alan kullanılıyor. Şimdi tabi sıradan vatandaş nasıl yaşıyor bu coğrafyada? Genel olarak kadınlar televizyonlarda kadın programlarını ve dizileri izliyorlar. Erkekler futbol izliyorlar. En çok hayatlarını o belirliyor. Bütün bunların üzerinden sürekli erkek egemenlik, şiddet dili, küfür ve tehdit üretiliyor bu coğrafyada. Ve o kadar büyük imkanlar var ki ellerinde. Bizim imkanlarımız ise son derece sınırlı, eskiye oranla daha da sınırlanmış durumda.”

Eren Keskin’in “eskiye oranla imkanlarımız daha da sınırlı” tespiti üzerine araya giriyoruz. Çünkü karşımızda tam da bu kıyaslamayı yapabilecek, o dönemin de bu dönemin de tanığı olan bir insan hakları savunucusu var. 90’lar ile bugünü şöyle kıyaslıyor:

“Eskiye oranla derken şunu kastediyorum, bu coğrafyada ifade özgürlüğü her zaman baskı altındaydı zaten. Ben devlet aklının hiç değiştiğini zannetmiyorum, sadece yöntemleri değişti. Ama ifade özgürlüğü açısından şu anda 90’lardan bile geri durumdayız. Yani neredeyse hiçbir alanımız kalmadı. Bugün Twitter’da bir paylaşım yaptığınızda anında tutuklanabiliyorsunuz. İnsanlar kendilerine otokontrol uyguluyorlar artık, korkuyorlar. Başlarına bir şey gelecek diye, tutuklanacaklar diye korkuyorlar.”

‘Şu anda korkuyla yönetiliyoruz’

“Evet, gözaltında kaybetmek çok kötüydü, çok korkunç yıllardı. Çok daha ağır devlet baskıları vardı, bunu kabul ediyorum; işkence, faili meçhul cinayetler, gözaltında kayıplar… Ama ifade özgürlüğü açısından o dönem biraz daha rahat durumdaydık. En azından hakkınızda bir dava açılırsa, verilen karar kesinleşirse tutuklanırdınız. Şimdi daha ifade vermeye gittiğiniz anda tutuklanıyorsunuz. Ve bunu bilinçli yapıyorlar zaten, sizin konuşmanızı engellemek için yapıyorlar. Sanatçıların gözaltına alınması, yapılan operasyonlar… Bunların hepsi halkı korkutmak için yapılan şeyler. Yani biz şu anda korkuyla yönetiliyoruz. O nedenle sesler istediğimiz kadar yüksek çıkmıyor, böyle bir sorun var yani.”

‘Gülistan Doku olayının arkasından devlet çıktı’

Sözü güncel bir gelişmeye getiriyoruz. Adalet Bakanı Akın Gürlek’in “Biz faili meçhul suçları araştırmak için yeni bir birim kurduk” dediği bu süreci nasıl değerlendirdiğini soruyoruz. Üstelik süreç, şüpheli şekilde kaybolan ve cansız bedeni bulunamayan Gülistan Doku dosyasıyla başlatıldı.

Eren Keskin, şunları kaydediyor:

“Şimdi şunu söyleyeyim; bir kere Gülistan Doku cinayeti altı yıl boyunca bizzat devlet tarafından gizlendi, yalan söylendi. Eğer Gülistan Doku dosyasında konuşmaya başlayan o iki kişi olmasaydı, bu konu yine ortaya çıkmayacaktı. Ve bu konuyu sadece bir valinin suçu olarak algılamak çok yanlış.

Vali, Dersim’de o tarihte devletin temsilcisiydi. Ve valinin emrinde emniyet müdürü var, hastane başhekimi var, devlet dairelerinde çalışan birçok müdür var. Valinin bunu İçişleri Bakanı’ndan habersiz yapması mümkün değil. Gülistan Doku olayının arkasından delilleri karartan, failleri aklayan doğrudan devlet çıktı. Bunu sadece Tuncay Sonel’in örgütü ya da suçu gibi ele alamayız. Onun arkasında olan güç; bu derin güç, bu devlet gücü neyse, bütün faili meçhullerin arkasında zaten o güç var. Bir kere bu net.”

‘Gerçek anlamda faili meçhuller çözülecekse, failler hala hayatta oralardan başlasınlar’

17-31 Mayıs Uluslararası Gözaltında Kayıplara Karşı Mücadele Haftası’nın içindeyiz.

Adalet Bakanlığı tarafından kurulan Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı’na ilişkin değerlendirmede bulunan Eren Keskin, şunları kaydediyor:

“Adalet Bakanlığı ‘böyle bir birim kurduk, bazı faili meçhulleri araştırıyoruz’ diyor. O ‘bazı’ ifadesinin içinde zaten bir iki olay sayıyorlar; yine çözülmemiş birtakım kadın cinayetleri, benzer olmasa da başka bazı cinayetler var… Mesela illere göre birtakım sayılar vermişler ama neye göre yaptıkları, neye göre belirledikleri de belli değil.

Eğer bu coğrafyada gerçek anlamda faili meçhuller dediğimiz süreç başlatılacaksa; failler hala yaşıyor, birçoğunun faili hayatta. Biz biliyoruz, kendileri de biliyorlar. Madem öyle, oralardan başlayabilirler ama devlette böyle bir irade yok.

Ben biraz da şöyle bakıyorum; şimdi Adalet Bakanı gerçekten hukuk sistemini çalıştırmak istiyorsa, önce kendi verdiği hukuksuz kararlardan başlamalı. Kendisi hakimken Anayasa Mahkemesi kararlarını ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını tanımamasıyla ünlü bir hakim. Verdiği yanlış kararlarla ünlü bir hakim. Yine başsavcılığı döneminde çok haksız operasyonlarla bilinen bir başsavcı. Yani bence kendi kararlarından başlarsa belki biraz inandırıcı olabilir.”

Şüpheli kadın ölümleri ve çözüm arayışları | Sebahat Tuncel: Siyaset yapma biçimimizde sorunsallık görüyorum