Neden bu söyleşi dosyasını açıyoruz?
Sadece bir önceki ay erkekler tarafından 26 kadın öldürülürken 23 kadın şüpheli şekilde ölü bulundu.
Geçtiğimiz hafta haber merkezindeki bilgisayarın başında, Mardin’den gelen bir şüpheli kadın ölümü haberini sisteme girerken panelde bir rakamı fark ettim: 8. Sadece tek bir şehirden girilen haber sayısıydı. İstanbul, Ankara, İzmir, Diyarbakır… 81 ilden sırasıyla şüpheli kadın ölümleri duyuyoruz. Bir noktadan sonra bu haberler artık bir rutin haline mi geliyor sorgulaması, diğer yandan yıllardır adalet mücadelesi yürütülen şüpheli kadın ölümlerine ilişkin dosyaların yeniden açılması.
Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü bünyesinde Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı kurduklarını duyuran Adalet Bakanı Akın Gürlek, bu süreci Gülistan Doku dosyasıyla başlattı.
Kamuoyunun gündemine oturmuş ve yıllardır cevap bekleyen Rojin Kabaiş, Gülistan Doku, Narin Güran, Rabia Naz, Nadira Kadirova’ya ne olduğu sorusu ve her geçen gün yenisi eklenen, ‘ismini saymakla bitiremeyiz’ tabirinin tam karşılığı olan daha nicesi…
Daha sonra delilleri yok ederek suça iştirak ettiğini öğreneceğimiz ancak arama çalışmaları sırasında “kadın örgütlerini karıştırmayın” diyen dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel gibi devletin kurumlarının örgütlü kadınların önüne düştüğü şerhler, ailelerin sahip çıktığı adalet mücadeleleri ve her kadın cinayeti haberinde daha çok duyduğumuz o sitemli ses: “Kadın örgütleri nerede?”
Dolayısıyla bu söyleşi serisine tam da şu soruları sormak için başlıyoruz: Şüpheli kadın ölümleri neden bu kadar görünür oldu? Kadın hareketinin bu sürece karşı mücadelesi neydi, refleksleri nerede eksik kaldı? İktidarın İstanbul Sözleşmesi’ni kaldırması, son yıllarda kadın örgütlerine yönelik engelleyici ve baskılayıcı tutumu, “Aile Yılı” adı altında yürüttüğü politikalar bu tür sorunların nasıl palazlanmasına yol açtı? Bir şeyler kırıldı, bir yerlerde bir kopuş yaşandı ama nerede? Geçmişten günümüze Türkiye’de kadın hareketi toplumsal değişim için nasıl bir rol oynadı, hangi evrelerden geçti? Ve bugün, yakın zamanda Gülistan Doku’yla birlikte yeniden gündeme gelen şüpheli kadın dosyalarının açığa çıkmasında kadın hareketi nasıl bir rol oynadı? Eksiklikleriyle ya da fazlalıklarıyla bu konunun öznesi haline gelen kadınlarla konuşuyoruz. Bu soruların peşine düşmek, aynı zamanda kadınların şüpheli ölümlerine dair içinde bulunduğumuz krizli halden çıkış yollarını arama çabası…
Dosyanın ilk bölümünde, kadın hareketinin yakın tarihine hem sokakta hem de siyasetin içinde tanıklık etmiş isimlerden biri olan Kürt kadın siyasetçi ve Özgür Kadın Hareketi (TJA) aktivisti Sebahat Tuncel ile konuşuyoruz.
Dünyada kadın hareketi tarihi
Bugünü anlamak için kadının toplumsal yaşamdaki binlerce yıllık hafızasını konuşmakla başlıyoruz. Tanrıça kültüründen, kapitalizmin ucuz iş gücü ve çocuk yetiştirme aracına dönüştürdüğü kadın gerçekliğine… Daha sonra kadınların o özgün mücadele dönemlerine de geleceğiz.
Dünya hep böyle değildi kadınlar için.
Kadınların tarih boyunca toplumsal yaşamın kurucu öznelerinden biri olduğunu anlatmaya başlayan Sebahat Tuncel, “Kadınların da iktidarda olduğu, yönetimlerde yer aldığı dönemlerden, yani çokça sözünü ettiğimiz tanrıça kültüründen çok bahsediyoruz. Dikkat ederseniz erkek egemen tarih bunu yok sayıyor. Oysa kadınların toplumsal yaşamdaki etkisi, yarattığı değişim ve dönüşüm on binlerce yıllık bir geçmişe dayanıyor. Bu, öyle az bir dönem değil” diyor.
Kapitalizmin ve erkek egemen sistemin başlangıcının yaklaşık beş bin yıllık merkez uygarlık sistemiyle birlikte ele alınabileceğini belirten Sebahat Tuncel, “Ondan önceki belki 10 bin, 15 bin yıllık süreçte kadınların toplumsal yaşamı örgütlediği, komünal yaşamın kadın etrafında şekillendiği bir dönem vardı. Ancak erkek egemen sistemle birlikte kadınların toplumsal konumunu kaybettiği yerde başlayan bu sistem, bugün yaşanan krizlerin ve toplumsal sorunların da temel nedeni oldu” ifadelerini kullanıyor.
Sebahat Tuncel, dünya feminist hareketinin başlangıcını, yani kadının oy hakkı mücadelesini hatırlatıyor:
“Süfrajet hareket dediğimiz oy hakkı mücadelesi yaklaşık 200 yıl sürüyor. Çünkü oy hakkı demek, yurttaşlık hakları demek. Eğitimden sağlığa kadar tüm haklardan faydalanabilmek demek. Ama erkek egemen sistem kadını yok sayıyor; bir yurttaş, hatta insan olarak görmüyor. Kapitalizmle birlikte kadın, ucuz iş gücü yetiştiren ve erkeğin her türlü ihtiyacını karşılayan bir araç gibi değerlendiriliyor. Asıl değişmesi gereken de bu zihniyet. Kadınlar yıllar boyunca buna karşı mücadele ediyor. Ancak bu da kadınların sorunlarını tamamen çözmüyor. Kamusal alanın dışına itilen, özel alana yani eve kapatılan kadınlar açısından sadece oy kullanmak yeterli olmuyor. Yine de yurttaşlık haklarının kazanılması kadınlar açısından büyük bir kazanım.”
Bu dönemin genellikle feminizmin ‘birinci dalgası’ olarak tanımlandığını belirten Tuncel, ikinci dalga feminist hareket olarak ifade edilen sürecin ise kadınların daha güçlü örgütlendiği bir dönem olduğunu ekliyor.

(1912 yılında New York’un Greenwich Village semtinde, oy hakkı talebiyle bir araya gelen bir grup kadın. Taşıdıkları pankart, 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde pek çok batı eyaletinin kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanımış olduğuna atıfta bulunuyor: ‘Batıda oyumuz vardı! Doğuda neden haklarımız yok sayılıyor’ / Görsel: Bettmann / Corbis)
Osmanlı’da Kürt kadın hareketi
Kürt kadınlarının örgütlülüğünün yeni olmadığını hatırlatan Sebahat Tuncel, Osmanlı’nın son döneminde kurulan Kürt Kadınları Teali Cemiyeti’nden ve her halktan kadının yazdığı Kadınlar Dünyası dergisinden bahsediyor:
“O dönem Türkiye cephesinde de Nezihe Muhiddin’in öncülüğünü yaptığı Kadınlar Halk Fırkası var. Kürt kadınları da o dönemde örgütlü. Özellikle Birinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında Kürdistan’dan batıya göç eden kadınların sorunlarıyla daha fazla ilgileniyorlar. Daha çok dayanışma temelinde bir çalışma yürütüyorlar. Mesela Çemberlitaş’ta kadınlar için bir okul açıyorlar. Çocukların eğitimi konusunda da örgütlü bir faaliyet yürütüyorlar.”
Kadınlar Dünyası dergisinin çok kimlikli bir yapısı var.
“İstanbul’da yaşayan her halktan kadın bu dergide yazıyor. Türkler, Kürtler, Ermeniler, Çerkesler… Bütün halklara açık bir örgütlenme modeli var. Ama daha sonraki süreçte bu mücadele alanları kapatılıyor. Kürt Teali Cemiyeti de Kürt Kadınları Teali Cemiyeti de kapatılıyor.”

(Bilinen ilk Kürt kadınları örgütlenmesi: Kürt Kadınları Teali Cemiyeti)
1980’lerle birlikte kadın hareketi
Sebahat Tuncel’e göre Cumhuriyet’in kuruluşundan 1980’lere kadar uzanan dönemde çok güçlü bir kadın hareketinden söz etmek zor. Ancak 1980’lerle birlikte yeniden politik sözün kurulduğu bir döneme giriliyor.

(17 Mayıs 1987’de ‘Dayağa Karşı Yürüyüş’ /Görsel: Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı arşivi)
“68-78 kuşağı aynı zamanda kadın hareketinin de güçlendiği bir süreç yaratıyor. Kadınlar yeniden politik söz söylemeye başlıyor. Sonrasında 90’larla birlikte feminist hareket daha örgütlü bir mücadele yürütüyor. Kurumlar kuruluyor, kadınlar dergi çevrelerinde örgütleniyor. Kürt kadınları açısından da o dönem Yurtsever Kadınlar Derneği kuruluyor. Onun etrafında ve siyasi partiler içinde kadınlar daha örgütlü hale geliyor. Temel gündemlerden biri kadınlara yönelik şiddet ve patriarkaya karşı mücadele oluyor.”
Bu dönemde bir yandan 90’lı yılların savaş politikaları sert biçimde sürüyor. Tuncel, çatışmaların yoğun yaşandığı dönemde feministler, sosyalist kadınlar ve Kürt kadınları arasında dayanışma ve ortak mücadele zemininin kurulduğunu da hatırlatıyor.

(Dayağa Karşı Yürüyüş /Görsel: Çatlak Zemin)
Kürt kadınlarına yönelik baskılar, tutuklamalar
2000’lerin başında Kürt kadın hareketi daha bağımsız bir kadın örgütlenmesini tartışıyor. Erkeklerle birlikte yürütülen 8 Mart kutlamalarına son vermek, sadece kadınların söz kurduğu alanlar yaratmak gibi gündemler tartışılmaya başlıyor. Bu dönem kadın hareketinin daha kitlesel de örgütlendiği bir dönem. 8 Mart ve 25 Kasım gibi tarihlerde platformlarda bir araya geliniyor hem mücadele hem de yasal düzenlemeler konusunda ortaklaşılıyor. Ancak devletin Kürt meselesine yaklaşımı bu dayanışma zeminini doğrudan etkiliyor. Oslo görüşmelerinin başladığı dönemde yapılan operasyonlarda çok sayıda örgütlü Kürt kadın gözaltına alınıyor, tutuklanıyor.
2009’da Demokratik Özgür Kadın Hareketi’ne (DÖKH) yönelik operasyonları hatırlatan Sebahat Tuncel, o dönemi şöyle anlatıyor:
“Demokratik Özgür Kadın Hareketi siyasi partide, sendikada, kurumlarda çalışan bütün kadınların ortaklaştırdığı çatı örgütüydü. Bu süreçte Türkiye Kadın Hareketi ile daha güçlü bir ilişki geliştirildi. Sanırım bazen konuşmalarda da hep o dönem daha güçlüydü diye ifade ediliyor. İşte o dönemde barış için kadın girişimi kuruldu. Türkiye’deki sosyalist feminist kadınlarla, akademisyenlerle barışla derdi olan Kürt sorunu çözümü isteyen kadınlarla kurulan ve çok önemli işler de yaptı aslında bu barış için kadın girişimi şeyleri. DÖKH operasyonu olduğunda örgütlü Kürt kadınları gözaltına alındı, tutuklandı. Kadınlar beş yıl cezaevinde kaldı. Sonrasında çeşitli cezalar verildi. Ama mücadele bitmedi. Daha sonra TJA kuruldu. Bizim açımızdan bu bir süreklilikti.”

(4 Mart 2011’de Demokratik Özgür Kadın Hareketi’nden hapisteki kadınlara mektup ve basın açıklaması / Görsel: Bianet)
2013-2015 yılları arasındaki diyalog ve müzakere süreci denilen süreçte ise kadınların barış sürecine daha güçlü müdahil olabilmesi için Kadın Özgürlük Meclisleri’nin (KÖM) kurulduğunu anlatıyor. Bu süreçte anayasal ve yasal hakların yanı sıra kadınların öz yönetimi ve öz savunma hakkı da tartışılıyor:
“Bunlar kadın hareketi açısından daha yeni tartışmalardı. Öz savunma kavramının uygun olup olmadığı bile konuşuluyordu. Hep ilkler zordur biliyorsunuz. Kavramların nasıl kurulacağı, nasıl anlaşılacağı konuşuluyordu. Bir yandan da Kürt kadınlarının dil, kimlik ve kültür haklarının nasıl güvence altına alınacağı; inkar, imha ve asimilasyon politikaları konuşuluyordu. Dikkat ederseniz burada iki mücadelenin kesiştiği bir yer var. Yani bir yandan Türkiye kadın hareketinin kendi politik mecrasında yürüttüğü mücadele, diğer yandan Kürt kadınlarının örgütlü mücadelesi… Bunlar, eylemlerde de dayanışma ve ortak mücadele alanlarında da buluşuyordu.”
‘Kol kırılır yen içinde kalır’ın reddi
Feminist hareket tam da bu dönemde ‘özel olan politiktir’ tartışmasını yükseltmeye başlıyor. Sebahat Tuncel’e göre, ‘özel olan politiktir’ sloganı etrafında gelişen süreç çok önemli:
“Erkek egemenliğinin kadını eve hapsettiği ve orada her türlü şiddeti, baskıyı, köleleştirmeyi görünmez kılmasına karşı feminist politikanın, bunun politik bir alan olduğunu söylemesi ve asıl sorunların da buradan çözülmesi gerektiğine yönelik stratejik yaklaşımı bence önemli bir konu oldu. Çünkü ‘kol kırılır yen içinde kalır’, ‘eşidir, döver de sever de’ anlayışını ve aile içinde yaşanan şiddeti doğal gören zihniyeti kökten sorgulayan bir şeydi. Kadına yönelik hiçbir şiddetin; ister baba şiddeti, kardeş şiddeti ya da eş şiddeti olsun, kabul edilemeyeceğini ortaya koyuyor ve bunların kamusal alanda görünür hale gelmesi açısından önemli bir süreçti.”
Kadına yönelik şiddet artmadı, görünür oldu
Ondan sonraki süreçte kadına yönelik şiddetin, tacizin, tecavüzün ve cinsel istismarın daha da kamusal alana taşındığı bir dönem yaşanıyor. Milletvekilliği yaptığı dönemde Meclis’te en çok konuşulan başlıklardan birinin bu olduğunu belirterek şunları aktarıyor:
“Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu (KEFEK) da kadın hareketinin mücadelesi sonucunda kuruldu. Tabii biz kadın bakanlığı kurulsun diyorduk ama KEFEK kuruldu. Aslında işletilse bütün bakanlıkların kadın perspektifiyle çalışıp çalışmadığını denetleyebilecek bir mekanizma olabilirdi. Ama bugün o işlevinden uzaklaşmış durumda.”
Sebahat Tuncel, o dönem kadına yönelik şiddetin yeni ortaya çıkmadığını, ancak kadınların mücadelesi sayesinde görünür hale geldiğini söylüyor.
“Kadına yönelik şiddet vardı ama egemen zihniyet bunu görünmez kılıyordu. Hatırlıyorum, Adalet Bakanlığı bizim verdiğimiz soru önergelerine yanıt olarak kadınlara yönelik şiddetin yüzde 1400 arttığını açıklamıştı. Herkes ‘Bu kadar nasıl artabilir?’ diye soruyordu. Aslında artan şey görünürlüktü. Kadın mücadelesi sayesinde kadınlar daha fazla itiraz etmeye başladı. Hayatlarının değerli olduğunu gördüler. Şiddet karşısında yargıya başvurmaya, tehlike hissettiklerinde devlete başvurmaya başladılar. Bunlar görünür hale geldi. Kadın hareketi çok önemli bir düzey yakaladı ama kadınların hayatları hala güvende değildi. Kadınlar hala katlediliyordu.”
Sonuç olarak 90’lı yıllarda, 2000’li kadın hareketi daha örgütlüydü. Ancak 2016 sonrasında darbe girişimi bahane edildi, Kürt kadın hareketine yine bir operasyon yapıldı. Kayyım rejimi devreye konuldu. Bununla birlikte kadın hareketi de zayıfladı.
Sebahat Tuncel, bu zayıflamayla birlikte şunu da ekliyor:
“Bu bazen Türkiye feminist hareketiyle ya da Türkiye kadın hareketiyle yan yana gelişimizi de engelleyen bir şeye dönüştü. Çünkü devletin kriminalize etmesi, ‘terörle mücadele ediyoruz’ adı altında Kürtleri bir yere koyması, Batı’daki bir kısım kendisine feminist diyen ya da kadın hareketinin bir parçası olarak gören kadınların Kürt kadınlarıyla yan yana durmasını engelledi. Zaten kadın hareketinin kendisi tek renk değil. Şimdi de öyle, Türkiye kadın hareketi dediğimizde tek renk bir şeyden bahsetmiyoruz.”
‘Kürt kadınları bu süreçte çok şey öğrendi’
Abdullah Öcalan’ın kadın özgürlüğüne ilişkin yaklaşımının Kürt kadın hareketi üzerindeki etkisini konuşarak devam ediyoruz. Sebahat Tuncel, Öcalan’ın kadın çözümlemeleri ile toplumsal ve tarihsel değerlendirmelerinin Kürt kadınları açısından önemli bir şans olduğunu söylüyor:
“Dünya devrim tarihlerine baktığınızda da mücadele önderlerinin yaklaşımı önemli. Ama Kürt hareketinde bu daha farklı. Yani kökünde sorgulayan, on binlerce yıllık tarihsel referanslarla kadın erkek eşitliğini savunan bir yaklaşım. Sayın Öcalan’ın kendisini bu mücadelenin merkezine koyması bir değişim dönüşüm için çok önemli. Sadece kadınlar dönüşmüyor, erkekler de buna göre değişmek durumunda kalıyor.
Kürt kadınları bu süreçte çok şey öğrendi. Devletin yarattığı şiddet ve erkeğin yarattığı şiddet arasındaki benzerlikleri gördü. Buna karşı nasıl mücadele edeceğini, dayanışmayı ve birlikte hareket etmeyi öğrendi. Aynı zamanda yalnız olmadıklarını gördü. Bu örgütlenme pratiği topluma da yayıldı. Şiddeti aile içinde, toplumda, partide reddeden politik anlayış kadınların hayatını pozitif etkiledi.”
Özel savaş politikalarının bir hedefi de kadın örgütlülüğü
2016 sonrasında Kürt kadın hareketine yönelik baskılar gözaltı ve tutuklamalarla sınırlı kalmadı. Toplumsal alana yayılan daha geniş bir politika izlendi. Sömürgeci bir güç, bir toprağa silahla, bombayla girer. Ama asıl sömürgecilik, o toprakta yaşayanların zihnine sızıldığında tamamlanır. Toplumun değerlerini çürütür, kimliğini hedef alır, insanı kendi özüne yabancılaştırarak içeriden çürütür. Bir savaşta toprak bir şekilde geri alınabilir, ama kimliğin, kültürün onarımı belki nesiller sürer. İşte buna ‘özel savaş politikası’ denir. Erkek egemen sistem de böylesi durumlarda en büyük saldırıyı kadına ve kadın örgütlülüğüne yöneltir. Çünkü örgütlü bir toplumun ilk hedefi kadınlardır.
Bu yüzdendir ki Kürt kadın hareketi, özel savaşı kadın bedeni ve toplumsal cinsiyet üzerinden kurulan tahakkümle birlikte tartışıyor. Şüpheli kadın ölümleri, cinsel şiddet ve toplumsal çürümenin bu politikaların bir parçası olduğunu savunuyor.
Sebahat Tuncel’e tam da bu noktayı, baskı rejiminin yarattığı boşluğu soruyorum. Özel savaş politikaları kadın ölümlerine nasıl yansıyor?

(Görsel: Dijital arşiv)
Sebahat Tuncel, şu yanıtı veriyor:
“Şimdi 2016’yla birlikte aslında sömürge hukukunun derinleşmesi, Kürt kadınlarına yönelik operasyonlar, kadın kurumlarının kapatılması, baskı rejiminin devreye koyulması… Bunlar politik olarak kadın hareketiyle halk arasındaki bağı kopardı. Tam da bu noktada özel savaş politikaları devreye girdi. Bugün Gülistan Doku’yu, Rojin Kabaiş’i, İpek Er’i bundan bağımsız değerlendiremeyiz.
Gerçekten devlet, bir yandan Kürt gençlerini politikadan, yani Kürt siyasi hareketinden, Kürt kadın hareketinden ve özgür kadın mücadelesinden uzaklaştırmaya çalışırken, diğer yandan sistem içleştiren bir yapı kurdu. Politik kadınları ve politik gençleri baskılayan, düşünce ve ifade özgürlüğünü ortadan kaldıran, itiraz hakkını kriminalize eden bir yerde erkek egemenliğini örgütledi. Aşiretçiliği ve aileciliği toplum içerisinde yeniden güçlendirdi. Bizim yıllardır reddettiğimiz; şiddet üreten, hiyerarşi kuran, kadını eve hapseden ve onu mülkleştiren politikalar devlet eliyle yeniden üretildi.
Bugün bu kadar kadın katliamının yaşanmasının temel şeylerinden birisi de bu. Aslında demek istediğim kadınları örgütsüz, korunaksız ve savunmasız bıraktı. Kadınları sistemin insafına terk etmekten öte, erkek egemenliğini özellikle örgütledi. Bu yüzden bugün dinci, cinsiyetçi ve milliyetçi politikaların Kürdistan’da bu kadar yaygınlaşması da özel savaş politikalarının bir parçası. Uyuşturucu, fuhuş, mafya düzeni, gençlerin çeteleşme içine çekilmesi… Kürt gençlerinin politikleşmesinin önüne geçti. Bir dönem Dersim Valisi’nin ‘Dağa gideceklerine bali kullansınlar’ zihniyeti aslında bir bütün Kürdistan’da özel olarak uygulandı.
Tabii bu politikalara karşı direnen, mücadele eden de oldu. Örnek veriyorum buna itiraz eden, mevcut sistemi kabul etmeyen birçok genç yurt dışına gitti. Kürdistan’dan gençlerin bu kadar göç etmesi boşuna değil. Çünkü mevcut politikalara karşı güç getiremiyor. Örgütlü olanlar da gözaltı, tutuklama ve yıldırma politikalarıyla karşı karşıya kaldı. Bir kısım da onayladığı için değil ama bütün bu baskıyı göze alamadığı için sessiz kaldı. Tüm bunlar devlete alan açan bir yerde dönüştü. Yani dediğim gibi erkekliği hortlattı, dinciliği hortlattı.”
Sebahat Tuncel, özel savaş politikalarının Batı’ya da etkisi olduğunu belirterek, “Kürt kadın hareketi zayıflayınca, Türkiye kadın hareketi de zayıfladı. O bir araya gelişler, birlikte dayanışma şeyleri… Çünkü erkek egemenliği Kürdistan’da artınca, Batı’da azalmadı, orada da arttı. Aslında birbiriyle iletişim halindeki toplumsal dönüşüm alanları kapatıldı” diyor.
‘Kadınlar var’ dediğimiz güç nereye gitti?
Burada biraz da kendi gözlemimden hareketle bir soru soruyorum. Ne kadar dışarıdan bakmaya çalışsam da Kürt feminist bir kadın olarak içeriden bakmaya da ihtiyacım var. 90’lar ve 2000’lerin başındaki yoğun baskı dönemlerini birebir yaşamamış, ama anlatılardan bilen bir kuşağın içinden geliyorum. Buna karşılık sonrasına, yani kadın hareketinin daha görünür, daha örgütlü hale geldiği döneme tanıklık etmiş bir yerden bakıyorum.
Kadın hareketinin ivme kazandığı, Kürt kadınlarıyla Türkiye’deki feminist ve sosyalist kadınların birbiriyle temas kurabildiği, örgütlenme biçimlerini çeşitlendirdiği bir dönem yaşandı. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte sosyal medya, dijital dayanışma ağları, ihbar hatları, WhatsApp grupları, her sokakta afişler, ortak kampanyalar… Kadınların örgütlenme, birbirini bulma ve temas etme biçimi ciddi şekilde yayıldı.
Kadınlar örgütlenmeyi öğrendiği ve büyüttüğü bir yerde bence bir şey bir anda kırıldı. Ve bunu sadece devlet politikalarıyla açıklamak bana tam olarak yeterli gelmiyor. Bu, içeriden de tartışılması gereken bir şey gibi duruyor.
Şunu da kişisel olarak eklemek istiyorum: Bir süre öncesine kadar başıma bir şey gelirse ‘kadınlar var’ diyerek kendimi daha güçlü hissediyordum. Bir şey yaşadığımda dayanışacağım, birlikte hareket edebileceğim kadınların olduğunu bilmek bile güçlü bir duyguydu. Ama bugün bu hissimin bir yerlerde zayıfladığını biliyorum.
O yüzden aslında sormak istediğim şey şu: Bu kopuşu sadece dışarıdan gelen baskıyla mı açıklarsınız, yoksa kadın hareketinin kendi iç dinamiklerinde de konuşulması gereken başka kırılmalar var mı? Ve en önemlisi, yeniden o bir araya geliş hali nasıl kurulabilir?

(8 Mart 2020 /İstanbul)
Konuşmasına şöyle başlıyor Sebahat Tuncel:
“Sorguladığın şeyi önemli buluyorum. Her şeyi tek başına sistemle ve devletle izah etmek ne doğru ne de gerçekçi. Hele bizim gibi sistem karşıtı bir yerden mücadele edenler için. Biz hayatı bu sistemin sorunlar yarattığını bilerek ve onu değiştirme iddiasıyla kurduk. Dolayısıyla çözüm beklemekten ziyade, değiştiren ve itiraz eden bir yerden bakıyoruz. Devleti dönüştürmek ve kadınların hayatını güvence altına alacak yasaları çıkarmak elbette önemli bir mücadele alanı. Ama onun dışındaki her şey bizimle, kadınlarla kurduğumuz bağla, toplumu dönüştürebilme gücümüzle alakalı. Senin de dediğin gibi eskiye göre çok olanaklar var onları kullanabilmek önemli.”
‘Sistemden daha az örgütlüyüz’
Takvimlere sıkışmış bir mücadele tarzından da bahsediyor Sebahat Tuncel. Aslında son zamanlarda tüm mücadele pratiklerine karşı en çok duyulan eleştirilerden birisi kendisi: takvimsel eylemler. Her ne kadar güçlü bir görünürlük sağlasa da, günler sayılarak 8 Mart’lar, 25 Kasımlar beklense de kadınların hayatına temas etmek için daha çok güne ihtiyaç olduğu ortada.
Meselenin devlet boyutu kadar, toplumun içine girdiği krizli durumunun da etkisi olduğunu vurgulayan Sebahat Tuncel, şöyle diyor:
“Sistem bir kişilik hali yaratıyor ve kadınlar da bundan etkileniyor. Burada Marx’ın ‘uzlaşmaz çelişkiler’ dediği yere geliyoruz; çelişkilerin olması mücadelenin iyi gitmediği anlamına gelmez. Hayat böyle çünkü, insanı yeni sorular sormaya sevk eder. Nasıl daha özgür yaşayabiliriz? Bu kadar gelişmişken, bu kadar yaşadığımız sorunsallık normal mi? Bir yandan geleneksel toplum kendisini dayatıyor ama diğer yandan da özgürlük iddiası kendisini dayatıyor. Ve bu çakıştığında şiddet ve sorunsallıklar doğuyor. Bu çatışmada kimin kazanacağını ise mücadele ve örgütlenme belirler.
Ben bunu cezaevinden çıktıktan sonra da söylemiştim: Sisteme karşı durmak önemlidir ama yetmez, ilerlemek gerekir. Çünkü durmak bir süre sonra gerilemeyi getirir. Belki de kadın hareketi olarak bugün yaşadığımız şey budur: İtiraz ediyorsun ama yeterince örgütlenemediğin için, kadınları o örgütsel yapının parçası haline getiremediğin için gerilemeye neden oluyor. Sistem, şu an kadın hareketinden daha örgütlü durumda. Asıl problemimiz bu.
Özgürlük isteyen tek tek kadınlar var ama artık günlere yani takvimlere sıkışmış mücadele tarzından vazgeçmemiz gerekiyor. Hani 8 Mart, 25 Kasım elbette önemli, fakat yetmez. Her gün kadınların hayatına temas edecek bir mücadele hattına ihtiyacımız var.”
‘Somut bir inşa gerekiyor’
Ailelerin çocuklarının adalet mücadelesine sahip çıkmasını kadın hareketinin toplumsal kazanımı olarak değerlendiren Sebahat Tuncel, şöyle devam ediyor:
“Gülistan Doku, Rojin Kabaiş ve Narin Güran olaylarında ailelerin duruşu, anlattıklarımızla doğrudan bağlantılı. Ailelerin mevcut sisteme güvenmeyip çocuklarının yanında yer alması, onlara inanması ve adalet mücadelesini bizzat üstlenmesi çok kıymetli. Baktığında bu, kadın hareketinin verdiği mücadelenin aslında toplumsallaştığının bir kanıtı. Yani kadın hareketinin verdiği mücadelenin boşa gitmediğini, kadını suçlayan, ötekileştiren yaklaşımların reddedildiğini gösteriyor ve bu kadın hareketinin bir kazanımıdır. Fiziki olarak hareket her an orada olmasa da ‘kadınların hayatı değerlidir’ fikri, şiddetin ve tacizin kadının suçu olmadığı bilinci topluma nüfuz etmiş demek ki. Erkek egemenliğine karşı sorguladığımız her şeyin bir toplumsal karşılık bulduğunu, ailelerin bu meseleleri güçlü sahiplenmesinden anlıyoruz.
Ancak meselenin diğer yönü şu: İnsanlar doğal olarak yanlarında somut bir güç görmek ister. Kadın hareketinin politikası fikren toplumsallaşmış olsa da örgütlü gücün fiziki olarak orada bulunmaması haklı bir eleştiri konusu oluyor. Kadın hareketinin bunu kendisine dert edinmesi gerekiyor. Biz TJA olarak bunu dert ediniyoruz. Önümüzde o kadar ciddi ve çok sayıda toplumsal sorun var ki, bunlarla mücadele etmek için yöntemlerimizi geliştirmek zorundayız.
İlk olarak, yaşadığımızın ne olduğunu tam anlamak ve buna karşı farkındalık yaratmak; ikincisi dayanışmayı büyütmek; üçüncüsü ise kadınların hayatlarını güvenle devam ettirebilecekleri alanlar açmak zorundayız. Çünkü sadece söylemekle hayat değişmiyor, somut bir inşa gerekiyor. Kadınlara, gençlere, halka başka bir hayat sunmaya ihtiyaç var. Biz diyoruz ya demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü paradigma. Yani şiddeti ortadan kaldıracak bir toplumsal düzen.”
‘Şiddetin sonuçlarıyla değil, nedenleriyle mücadele edilmeli’
“Öldüren bir sevgi olabilir mi?” diye soruyor Sebahat Tuncel:
“Biz genelde şiddet gerçekleştikten sonra şiddetin sonuçlarıyla ilgileniyoruz. Ama asıl önemli olan, şiddetin nedenlerini ortadan kaldıracak politik düzlemi kurmak. Kadın ve erkeğin eşit olduğunu yadsıyan bunu dini buyruğa da bağlayıp aslında erkeğin üstün olduğunu savunan zihniyetin dönüşmesi gerekiyor. Sayın Öcalan bunu kastik katil diye ifade etmiş.Avcı erkeklerin nasıl birbiriyle dayanıştığını ve kadınların hayatlarını nasıl gasp ettiğini çok iyi anlatmış. İşte tam da bunu görmek ve örgütlü erkek egemenliğin ortadan kaldırılması gerekiyor. Kadını mülkleştiren bu yapı, ‘ya benimsin ya kara toprağın’ anlayışını üretiyor. Dikkat edin, kadınları en çok ‘sevdiklerini’ iddia edenler katlediyor. Öldüren bir sevgi olabilir mi? Bu, sevgi değil, mülkiyet hırsı.
Maria Mies ve Silvia Federici çok güzel yazmış sistem doğa üzerinde nasıl bir talan ve zoru meşrulaştırıyorsa, kadın bedeni üzerinde de benzer bir mülkiyet kuruyor. Evliliği kadının mal olarak erkeğe geçmesi gibi tanımlayan bu zihniyet değişmeden kadınların hayatı gerçekten değerli olmayacak.”
Nereden başlamalı? Ne yapmalı? Nasıl yaşamalı?
Peki, bahsettiğimiz bu yeni yaşam kurulana kadar mevcut sorunlar nasıl çözülecek? Burada Sebahat Tuncel, bir üçleme sıralıyor:
“Nereden başlamalı? Ne yapmalı? Nasıl yaşamalı?’ diye sormamız gerekiyor. Nereden başlamalı? Sistem içerisinde sisteme karşı durarak. Sistemin alanını daraltacak, özgürlük talep edenleri örgütleyebilecek yeni alanlar yaratarak başlamalıyız. Ne yapmalı? Örgütlenmeli. Karşımızdaki sistem devletle bütünleşmiş, her yerde aynı anda örgütlenmiş bir yapı. Bizim buna cevabımız da aynı güçte bir örgütlülük olmalı. Nasıl yaşamalı? Özgür yaşamalı. Özgür yaşayacaksak o zaman kendimizden başlayarak. Yani kendi yaşam tarzımızdan, duruşumuzdan ve ilişki biçimlerimizi geliştirmeliyiz.”
‘Siyaset yapma biçimimizde sorunsallık görüyorum’
Söyleşimizin sonuna geliyoruz. Sebahat Tuncel, ‘Siyaset yapma ve muhalefet etme biçimimizde sorunsallık görüyorum’ diyerek son olarak şunları kaydediyor:
“Bunu değiştirmeliyiz. Sürekli devlete veya iktidara ‘şöyle yap, böyle yap’ diyoruz. Oysa sorunun kendisi bunu yapmasını beklediğimiz devletin kendisi değil mi? Sözü sürekli oraya kurmaktan yol çıkmaz. ‘Biz başka bir yaşam istiyoruz’ diyorsak, kadınların özgür olduğu, çocukların katledilmediği o hayatı bizzat yan yana gelerek, başka hayatı örerek devleti buna zorlamalıyız.
Geçen bir panele katılmıştım, birisi ‘Size niye güvenelim? Sizin kadın özgürlükçü paradigmanıza geldiğimizde hayatımızda ne değişecek?’ diye sordu. Bence önemli bir şeydi. Eğer biz bu değişimin insanların hayatına ne katacağını doğru anlatabilirsek, çok daha geniş kesimlerle örgütlenebiliriz. Çünkü bu sistemden rahatsız olan çok geniş kesimler var.
Siyasetimizi bekleyen veya talep eden değil; inşa eden, kuran bir yerden şekillendirmeliyiz. Mesela yaşam alanlarımızı komünal alanlara dönüştürebiliriz. Bakış açımızı değiştirdiğimizde ve bunun pozitif bir sonuç yarattığı görüldüğünde, başkaları da bu yeni yaşama katılacaktır. Biz bu şekilde kendi modelimizi bir güç haline getirdiğimizde, sistemden kopup bize gelenler çoğalacaktır. Tabii gücün yozlaştırıcı etkisine karşı da her zaman uyanık olmalı ve demokrasi kavramını bu inşanın merkezinde tutmalıyız.”




