Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, 7 Ağustos’ta Mekke’de imzaladıkları Ortak Savunma Anlaşması’yla Suudi Arabistan’ın mali gücünü, Türkiye ve Pakistan’ın askerî kapasitelerini ve savunma sanayilerini aynı çerçevede bir araya getirdi.
Pakistan’ın nükleer silaha sahip bir ülke, Türkiye’nin ise NATO üyesi olması anlaşmaya ayrı bir boyut kazandırıyor.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, anlaşmanın “kolektif caydırıcılığı” esas aldığını belirterek güvenlik ve savunma işbirliği, savunma sanayiinde ortak projeler ile terörizmle mücadeleyi kapsadığını açıkladı.
Erdoğan, anlaşmanın Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesinde tanımlanan bireysel ve kolektif meşru müdafaa hakkını teyit ettiğini ve başka “kardeş ülkelerin” katılımına açık olduğunu da vurguladı.
Anlaşmaya göre, üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırı üçüne birden yapılmış sayılacak. Bu formül, NATO’yu kuran 1949 Washington Antlaşması’nın 5. maddesindeki “birine saldırı hepsine saldırıdır” ilkesiyle örtüşüyor.
Her iki düzenleme de BM Şartı’nın 51. maddesine dayanıyor. Ancak Washington Antlaşması’nın 5. maddesi müttefikleri otomatik savaşa sokmuyor; her ülke, silahlı kuvvet kullanımı dahil hangi tedbiri gerekli gördüğüne kendisi karar veriyor.
Mekke Anlaşması’nın tam metni henüz kamuoyuyla paylaşılmadı. Metnin, anlaşmanın TBMM Dışişleri Komisyonu’na gelmesiyle birlikte netleşmesi bekleniyor. Bu nedenle “İslam NATO’su” tanımlamaları karşısında tam bir paralellik kurmak şimdilik mümkün değil.
Ortaya çıkan sorular ise şu şekilde sıralanabilir: İran’ın Suudi Arabistan’a veya oradaki ABD tesislerine yönelik bir saldırısı Türkiye’yi savaşa sürükler mi? Hindistan-Pakistan geriliminde Türkiye Hindistan’a savaş ilan eder mi? Yemen’de İran destekli Husilerle devam eden çatışmalara Türkiye dahil olur mu? NATO, Türkiye üzerinden bu krizlerde taraf haline gelir mi? Anlaşma, yalnızca bir ay önce NATO Ankara Zirvesi’nde Karadeniz, Akdeniz ve Ortadoğu’da üstlenilen ek sorumluluklarla çelişiyor mu?
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, anlaşmanın üç temel amacını caydırıcılık, saldırmazlık ve işbirliği olarak tanımladı. Anlaşmanın en az konuşulan ancak en kritik yanlarından biri Pakistan’ın nükleer kapasitesi.
Ancak açıklanan hiçbir bilgi, Pakistan’ın nükleer silahlarını Suudi Arabistan veya Türkiye’nin savunmasına tahsis ettiğini ya da bu ülkelere “nükleer şemsiye” sağladığını göstermiyor.
Savunma sanayii boyutu da dikkat çekici. Türkiye ile Pakistan İHA geliştirme alanında halihazırda işbirliği yürütüyor. Suudi Arabistan’ın Baykar ile büyük ölçekli İHA tedarik ve eğitim anlaşmaları bulunuyor.
Anlaşma, Suudi Arabistan’ın finansal kaynaklarını, Türkiye ve Pakistan’ın savaş tecrübesine sahip orduları ile üretim kapasitelerini birleştiriyor.
Taraflar arasındaki görüşmeler yeni değil. Anlaşma, Suudi Arabistan ile Pakistan arasında Eylül 2025’te Riyad’da imzalanan ikili savunma paktının Türkiye’nin katılımıyla üçlü yapıya dönüştürülmesiyle ortaya çıktı.
Bu ittifak, 1955’te Türkiye, İran, Pakistan ve Irak’ı Birleşik Krallık şemsiyesi altında bir araya getiren CENTO’yu (Bağdat Paktı) akla getiriyor. Ancak CENTO, Soğuk Savaş’ın çevreleme mantığına hizmet eden, Batı’nın kurguladığı bir yapıydı.
Mekke Anlaşması ise bölge devletlerinin kendi inisiyatifiyle, dışarıdan bir güce vekâlet etmeden kurduğu ve “bölgesel sahiplenme” ilkesini öne çıkaran bir mimari olarak tanımlanıyor.
Anlaşma, Yemen’de Husilerle gerilimin tırmandığı, ABD-İran savaşının sürdüğü ve Türkiye-İsrail geriliminin yükseldiği bir dönemde imzalandı.
İran’ın Körfez ülkelerine füze ve İHA saldırıları ile Hürmüz Boğazı’nı kapatması, Babülmendep’in stratejik önemini artırdı. Kızıldeniz-Babülmendep güzergâhı Suudi Arabistan’ın ve Körfez ülkelerinin petrol ve doğal gaz sevkiyatı açısından kritik hale geldi.
Öte yandan Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, İran’la savaşın sona erdirilmesi için diplomatik girişimlerde bulunan ülkeler arasında yer alıyor. Üç ülke de İran saldırılarını kınarken Tahran’la müzakereleri ve diplomasinin önünü açmayı destekledi.
Pakistan arabuluculuk sürecinde doğrudan rol üstlendi. İran ise şaşırtıcı biçimde, üçlü anlaşmanın kendisi için tehdit oluşturmadığını açıkladı; anlaşmanın İran’ı hedef aldığı da resmen reddediliyor.
Son yıllarda önemini artıran ticaret yolları ile birlikte düşünüldüğünde ise Mekke Anlaşması’nın yalnızca bir güvenlik paktı mı yoksa kalıcı bir ekonomik-stratejik mimari mi olacağı, önümüzdeki yıllarda atılacak somut adımlarla netleşecek.




