28 Şubat’ta başlayan ABD-İsrail saldırıları tüm dünyayı büyük bir ekonomik ve jeopolitik krize sürükledi. ABD’de hızla yükselen benzin fiyatları, Avrupa’nın enerji kaygıları ve Asya ülkelerinin büyüyen tedirginliği, savaşın maliyetini Washington’ın hesaplarının ötesine taşıdı. Hürmüz’de yaşanan kriz, bölgesel bir askeri gerilimin ötesine geçerek küresel ekonomi üzerinde baskı yaratan stratejik bir kırılmaya dönüştü.
JPMorgan ve Goldman Sachs gibi büyük finans kuruluşları, boğazdaki uzun süreli bir kapanmanın petrol fiyatlarını 120-150 dolar bandına taşıyabileceği uyarısında bulunuyor. Petrol fiyatlarındaki yükseliş, yalnızca enerji piyasalarını değil küresel büyüme beklentilerini de doğrudan etkiliyor. Ekonomistler petrolün varil fiyatının 100 dolar civarında kalması ve finansal koşulların daha da sıkılaşması halinde küresel ekonominin ancak yüzde 2,5 büyüyebileceğini belirtiyor.
Washington sahada istediğini alamıyor
Savaşın geldiği nokta, Trump yönetiminin hesaplarının tersine döndüğünü gösteriyor. ABD ve İsrail’in haftalar süren yoğun saldırıları İran’ın askeri kapasitesini çökertemedi. The New York Times’ta yer alan Amerikan istihbarat değerlendirmelerine göre İran, savaş öncesindeki füze stokunun yaklaşık yüzde 70’ini korudu. Haberde ayrıca mobil füze rampalarının yaklaşık yüzde 60’ının hala çalışabilir durumda olduğu ve yeraltındaki füze tesislerinin büyük bölümünün operasyon kapasitesini sürdürdüğü belirtiliyor.
İran’ın Körfez’deki ABD üslerine yönelik saldırıları, Washington’ın bölgedeki askeri kırılganlığını açığa çıkardı. Reuters’ın aktardığı ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı verilerine göre savaşın ilk aylarında 13 ABD askeri öldü, 300’den fazla asker yaralandı. Yaralanmalar Kuveyt, Bahreyn, Katar, Suudi Arabistan, BAE ve Irak’taki üslerde meydana geldi. Washington Post’un uydu görüntülerine dayandırdığı analizler, Körfez’deki ABD üslerinde yüzlerce askeri yapı ve ekipmanın hasar gördüğünü ortaya koydu. İran saldırıları sırasında, bazı MQ-9 Reaper drone’larının imha edildiği ve kimi üslerin operasyon kapasitesinin ciddi biçimde etkilendiği belirtiliyor.
Müzakere masasında çözülemeyen kriz
Washington ile Tahran arasındaki dolaylı mesaj trafiği sürse de iki tarafın kamuoyuna sunduğu tablo birbirinden tamamen farklı. Beyaz Saray, özellikle ABD kamuoyuna “anlaşma yakın” görüntüsü vermeye çalışırken, İran yönetimi Washington’ın açıkladığı şartların sahada veya müzakere masasında karşılığı olmadığını vurguluyor.
ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in uranyum zenginleştirme meselesi dışında birçok başlıkta uzlaşmaya yaklaşıldığını söylemesi ve Trump’ın sık sık “önemli ilerleme sağlandığı” yönündeki açıklamaları, Tahran tarafından temkinli hatta mesafeli açıklamalarla karşılandı.
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekai’nin açıklamaları, taraflar arasındaki temel anlaşmazlıkların sürdüğünü gösteriyor. Tahran açısından; yaptırımların kaldırılması, dondurulan İran fonlarının serbest bırakılması, ABD askeri baskısının azaltılması ve Hürmüz Boğazı’nın statüsü gibi başlıklar müzakerelerin merkezinde yer alıyor.
Trump yönetiminin yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stoklarının üçüncü bir ülkeye gönderilmesi yönündeki önerileri İran tarafından egemenlik tartışması olarak değerlendiriliyor.
Hürmüz Boğazı konusunda yaşanan gerilim ise anlaşmazlığın en kritik boyutlarından biri haline gelmiş durumda. İran yönetimi, boğazın güvenliği ve geçişlerin denetimi konusunda kendi pozisyonundan geri adım atmayacağını açık biçimde ortaya koyuyor. Washington açısından bu talebin kabul edilmesi ise neredeyse imkansız görünüyor.
Körfez, İsrail yakınlaşmasına mesafeli
Trump yönetimi savaşın yarattığı atmosferi kullanarak Orta Doğu’da yeni bir siyasi denklem kurmak istedi. Ancak Gazze savaşı sonrası oluşan toplumsal tepki, İran kriziyle büyüyen bölgesel istikrarsızlık ve enerji piyasalarındaki kırılganlık, Arap başkentlerini daha temkinli davranmaya itti.
Pakistan, İsrail ile normalleşmeyi “temel ilkelerle bağdaşmayan” bir adım olarak reddetti. Katar, İsrail’in Doha’ya yönelik suçlamaları ve Hamas tartışmaları nedeniyle Washington’ın baskısına mesafeli yaklaştı. Suudi Arabistan yönetimi de Filistin meselesinde somut adımlar atılmadan yeni bir normalleşme sürecine girmeye sıcak bakmadı. Türkiye iki devletli çözüm modelinin kabulünü şart koştu.
Bölge ülkeleri, İran’la doğrudan çatışmanın ekonomik maliyetinin artık taşınamaz boyutlara ulaştığını düşünüyor. Körfez ekonomilerinin enerji, lojistik, finans ve büyük altyapı projeleri üzerinden kurmaya çalıştığı yeni büyüme modeli, uzun süreli bir savaş tehdidi altında bulunuyor.
Özellikle Çin’in son yıllarda Körfez’de artan ekonomik ve diplomatik etkisi, bölgedeki dengeleri değiştirmiş durumda. Suudi Arabistan ile İran arasında Pekin arabuluculuğunda başlayan normalleşme süreci, Körfez ülkelerinin Washington merkezli eski güvenlik denkleminden daha farklı bir çizgiye yöneldiğini gösteriyor.
Bu nedenle Trump yönetiminin, savaş ortamını İsrail merkezli yeni bir bölgesel ittifaka dönüştürme hesabı, beklenen sonucu üretmedi.
Hürmüz’deki kriz ABD iç politikasını etkiliyor
Trump yönetiminin karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan biri, savaşın iç politik maliyetinin giderek büyümesi. Beyaz Saray petrol fiyatlarını düşürmek ve piyasaları rahatlatmak için geçici bir ateşkese ihtiyaç duyuyor. Ancak Trump aynı anda hem İran’a karşı geri adım attığı görüntüsünden kaçınmaya hem de Cumhuriyetçi Parti içindeki şahin kanadı dengelemeye çalışıyor.
Bu durum Washington’ın karar alma mekanizmasını zorlaştırıyor. Trump hem “güçlü lider” görüntüsünü korumak istiyor hem de uzayan savaşın ekonomik sonuçlarından çekiniyor. ABD’de benzin fiyatlarındaki yükselişin seçim dönemlerinde yarattığı siyasi etkiler düşünüldüğünde, Hürmüz’deki kriz Beyaz Saray açısından doğrudan iç politika meselesine dönüşmüş durumda.
Cumhuriyetçi taban içinde de görüş ayrılıkları büyüyor. İran’a karşı daha sert askeri müdahale isteyen çevrelerle, “sonsuz savaşlara son” söylemi üzerinden Trump’ı destekleyen izolasyoncu MAGA çizgisi arasında gerilim yaşanıyor. Bu gerilim Trump’ın hareket alanını daraltıyor.
Beyaz Saray’ın zaman zaman yeniden askeri operasyon sinyali vermesi de bu nedenle dikkat çekiyor. Ancak Washington’ın yeni ve uzun süreli bir bölgesel savaşı göze almakta zorlandığı giderek daha görünür hale geliyor.
Ancak savaşın Tahran açısından da ağır sonuçlar yarattığı görülüyor. ABD ve İsrail saldırılarında İran’daki enerji altyapısı, sanayi tesisleri, ulaşım ağları ve askeri noktalar ciddi hasar aldı. Tahran yönetimi askeri kapasitesinin önemli bölümünü korusa da savaş ekonomide derin bir yıkım yarattı. Yükselen enflasyon, tedarik zincirlerindeki kırılma ve petrol ihracatındaki kayıplar İran ekonomisi üzerindeki baskıyı büyütüyor.
Kriz şimdilik dondurulmaya çalışılıyor
ABD-İran savaşı iki taraf açısından da kördüğüme dönüşmüş durumda. Tahran yönetimi, zaman kazanan değil, geri adım atmayan taraf görüntüsü vermeye çalışırken; Beyaz Saray, büyüyen ekonomik maliyet, yaklaşan seçim baskısı ve bölgesel yalnızlık arasında sıkışıyor.
60 günlük bir mutabakat sağlansa bile bu Trump yönetimi açısından tarihi bir zafer değil, daha büyük bir krizi erteleme girişimi olarak okunacak.




