Azot Narkozu: Gerçekliğin çatladığı yer
Başak Canda 14 Temmuz 2026

Azot Narkozu: Gerçekliğin çatladığı yer

Azot Narkozu: Gerçekliğin çatladığı yer

Polisiye okumaya mesafeli bir okurum aslında. Ancak Hüseyin Bul’un yeni kitabı Azot Narkozu, yalnızca bir suç hikâyesi olarak yaklaşılacak bir roman değil. Roman, bir cinayetin ardındaki gerçeği ararken insanın iç dünyasındaki kırılmaları, parçalanan bilinç hâllerini ve görünmeyen toplumsal yaraları da izliyor.

Romanın merkezinde İzmir’in seçkin semtlerinden birinde öldürülen psikiyatrist Dr. Dilşah Şeker ve bu cinayeti soruşturmakla görevlendirilen yeni başkomiser Ayhan yer alıyor. Ancak Azot Narkozu’nda asıl mesele yalnızca katilin kim olduğu değil, hakikatin nerede ve nasıl kırıldığı sorusunda yatıyor. Soruşturma ilerledikçe ortaya çıkan hikâyeler, suçun tek bir olaydan ibaret olmadığını; bireysel görünen acıların, travmaların ve kırılmaların çoğu zaman daha geniş bir toplumsal zeminden beslendiğini sessiz ama etkili bir biçimde gösteriyor.

“-Neden aldılar ki görevden.

-Neden olacak, kulp mu yok. Cemaate üyelikten.

-Nasıl? O ne demek şimdi? Cemaate üye olmak suç mu?

-Bakın size bile saçma geliyor…” (s.144)

Bu ifadeler, anlatının yalnızca olay örgüsünü değil, algının kendisini de hedef aldığını gösteriyor. Gerçeklik burada sabit bir zemin değil sürekli eğilen, kırılan ve yeniden kurulan bir yüzey olarak karşımıza çıkıyor.

Bu kırılmaların en güçlü biçimde hissedildiği alanlardan biri, psikiyatristin kapısını çalan kadınların ve toplumun farklı kesimlerinden karakterlerin hikâyeleridir. Mobbing, aile baskısı, evlilik içinde sıkışmışlık, toplumun şekillendirdiği hayatlar, cinsel kimliği nedeniyle dışlanma, haksızlık deneyimleri ve görünmez toplumsal yükler; romanın yalnızca yan karakterleri değildir. Bu karakterler toplumun farklı yüzlerini ve toplumsal baskının zihinde bıraktığı izleri taşıyan tanıklara dönüşür.

Roman, polisiye türünün alışıldık akışını taşısa da onu merkeze yerleştirmez. Bunun yerine parçalanmış algılar, yarım kalmış cümleler ve sürekli yer değiştiren bir zihinsel zemin üzerinden ilerliyor. Dil ise bu dağınıklığı süslemiyor aksine onu çıplak bırakıyor. Gösterişten kaçınan, fazlalık üretmeyen, yer yer neredeyse tutanak soğukluğunda bir sadelikle konuşuyor. Bu sadelik, anlatıyı zayıflatmak yerine daha da keskinleştiriyor çünkü okur, tam da o çıplaklıkta karakterlerin iç sesine daha doğrudan temas ediyor.

Olayların sürükleyiciliği daha ilk sayfalardan itibaren kendini gösterse de romanın asıl derinliği, bu hareketli yüzeyin altında titreşen insan ruhunu görebilmekte saklıdır. Çünkü bu metinde suç, yalnızca dışarıda gerçekleşen bir olay değildir; karakterlerin içine sızmış, gündelik hayatın sıradan jestlerine bile bulaşmıştır. Roman, bu bireysel kırılmaların ardında toplumsal bir sıkışmışlığın izlerini gösterir. Bu sıkışmanın en görünür olduğu alanlardan biri de şiddetin gündelikleştiği anlardır. İnsan, hem kendisiyle hem de dış dünyayla kurduğu ilişkide giderek büyüyen bir çaresizlik duygusuyla karşı karşıya kalır. Bu çaresizlik hâli, giderek bir boyun eğme biçimine dönüşür. Karakterler, kendi hayatlarını belirleme gücünü kaybettikçe kanunlara, resmî makamlara ve onları temsil eden görevlilere bırakır iradelerini. En büyük çözümsüzlük de burada başlar. Çünkü bu durum çözüm değil, daha derin bir sıkışmışlık yaratır.

Azot Narkozu bir cinayetin çevresinde dönüyor gibi başlar fakat daha ilk sayfalardan itibaren hissedilen şey, öldürülen bir bedenden çok daha fazlasıdır. Çünkü burada suç, bir olay olmaktan çıkar; atmosfere dönüşür. Adı konmamış, sınırları çizilmemiş, sürekli yer değiştiren bir sis gibi anlatının üzerine çöker. Üstelik öldürülen kişi, yalnızca soruşturmanın merkezindeki bir kurban değildir. Psikiyatristin ölümü, odasında biriken kadın hikâyelerinin de yarım kalmasına neden olan bir kırılmadır. Çünkü cinayetle birlikte yalnızca kadınların tanıklarını değil, toplumun kuşatılmışlığında yükleriyle baş etmeye çalışan kadınların sesi de yok edilmiştir. Böylece roman, bir suçun peşine düşerken aynı zamanda dinlenemeyen, tamamlanamayan hayatların da izini sürmeye başlar. Yani hakikatin.

Bu yanıyla Azot Narkozu, polisiye formu kendi içine çöktüren bir metindir. Soruşturma ilerledikçe açıklık beklenir oysa her adım, açıklığı büyütmez, onu çoğaltır. Her delil bir kapı açmak yerine yeni bir yarık üretir. Gerçeğe yaklaşma çabası, gerçeğin daha hızlı geri çekilmesiyle sonuçlanır. Sanki hakikat, yaklaştıkça buharlaşan bir iz, dokunuldukça dağılan bir yüzeydir.

Bu dünyanın içinde devlet, kurumlar ve meslekler sabit anlamlarını kaybeder. Polis, asker, doktor, savcı, mahkeme vb… Kitap, askerî deneyimi romantize etmeden, aksine onun içindeki çözülmeyi açığa çıkararak ilerler. Bu yapılar bir düzenin taşıyıcıları olmaktan çok, o düzenin iç çatlaklarında yankılanan seslere dönüşür. Güven yerini sezgiye, bilgi yerini şüpheye, kesinlik ise sürekli ertelenen bir ihtimale bırakır. Düzen, artık bir zemin değil üzerinde yüründükçe çöken bir yüzeydir.

Ahmet’in hikâyesi bu çözülmenin en sert damarını oluşturur. Onun anlatısı bir hatıra değil, parçalanmış bir bilincin sızıntısıdır. Hendekler, askerî operasyonlar, hapis, ihraç ve suçlamalar; aynı zihnin içinde birbirine temas etmeden yan yana duran kırık parçalar gibidir. Kimi zaman kendini savunur, kimi zaman kendini suçlar ama hiçbir zaman tek bir bütün olamaz. Sanki bir insan değil de, aynı bedene zorla sığdırılmış farklı zamanların yankısıdır.

“Yine lojistiğin geciktiği bir günde zırhlının içinde sabahtan akşama kadar hiç çıkmadan tıkılıp kalmışız, moralimiz bozuk, yemek gelmedikçe iyice zıvanadan çıkıyoruz. Bunun sebebi oradaki halkmış gibi hıncımızı onlardan alıyorduk. Allah şahidimdir hiçbir zaman masum birine zarar vermedim. Allah beni affetsin arkadaşlarıma engel olamadığım için.” (s.153)

Şiddet burada bir eylem değil, neredeyse bir boşluk doldurma biçimine dönüşüyor. Ancak roman, bireysel sorumluluk ile kolektif suç arasındaki sınırı da sorgular. Okuma boyunca hissedilen en güçlü çatışmalardan biri de tam burada belirir: yapma ile engelleyememe arasındaki etik yarık.

Roman, bu yarığı yalnızca bireysel hikâyeler üzerinden değil, toplumsal yapı üzerinden de kuruyor. Devlet, kurumlar, aidiyet ve ötekileştirme kavramları sürekli bir baskı alanı yaratır, bu baskı ise karakterlerin zihinsel dünyasında geri dönüşsüz izler bırakır.

Bu toplumsal baskının en görünür yüzlerinden biri de kadın karakterlerde belirir. Roman, kadınların yaşadığı kırılmaları tekil trajediler olarak sunmaz; onları çalışma hayatından aileye, evlilikten gündelik yaşama uzanan farklı baskı biçimlerinin ortak sonucu olarak kurar. Psikiyatrinin bekleme salonu bu anlamda yalnızca bireysel ruhsal sorunların konuşulduğu bir mekân olmaktan çıkar; toplumsal erilliğin ürettiği görünmez yaraların buluştuğu bir alana dönüşür.

Ayhan’ın soruşturması ise bu sisin içinde yol bulmaya çalışan bir el feneri gibidir fakat ışık, karanlığı dağıtmaz, onu daha görünür kılar. Deliller arttıkça hakikat daralmaz aksine dağılır. Her yaklaşma hamlesi yeni bir yanılgının eşiğine dönüşür. Böylece soruşturma, çözüm üretmek yerine giderek büyüyen bir çaresizlik biriktirir.

Metnin en sessiz ama en derin figürlerinden biri ise çocuktur. Çocuk burada bir masumiyet sembolü olmaktan çok, kırılganlığın en çıplak hâlidir. Sevin’in çocuğa tutunması bir sevgi jestinden ziyade, kontrol edilemeyen bir dünyada ayakta kalma refleksidir. Çocuk, korunacak bir varlık olmaktan çok, korunmanın imkânsızlığını hatırlatan bir varlığa dönüşür. Dolayısıyla her konuşma bir açıklama değil başka bir çatlağın sesi olur.

Sonunda geriye bir cinayet dosyasından çok daha fazlası kalır: birbirine teğet geçen hayatlar, çözülmüş kimlikler ve hiçbir zaman tamamlanamayan bir anlam arayışı. Suç ile masumiyet arasındaki çizgi silinir; doğru ile yanlış birbirine karışır; insan, kendi zihninde bile tek parça kalamaz.

Azot Narkozu, bu nedenle bir polisiye değil, polisiye formun içinde yazılmış bir çözülme anlatısıdır. Roman, yalnızca bir suçun değil, bir vicdanın da ağırlığını taşır. Çünkü burada kimsenin bütünüyle dışarıda kalamadığı bir sistem vardır. Herkes bir şekilde bu dünyanın içine dâhildir, herkes istediğini değil, isteneni yapmaktadır.

Ve belki de bu yüzden anlatının en çok yankılanan cümlesi, bir ortak kader gibi duruyor: “Allah hepimizin günahlarını affetsin.” Bu cümleyle birlikte roman, suçun çözümünden çok insanın kendisiyle yüzleşmesine açılır. Geriye ise çözülmüş bir olay değil, çözülmeyi bekleyen insan kalır.

Azot Narkozu / Bir İzmir Polisiyesi, Hüseyin Bul, Kayıp Kitaplar Yayınları – 2026

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.