Gülistan Doku: Bir kayıp değil, bir sistem meselesi
İdris Baluken 23 Nisan 2026

Gülistan Doku: Bir kayıp değil, bir sistem meselesi

Kahvaltı öncesi avludaydım. Beton zemini döven adımlarımın sesi, tecrit sessizliğine karşı inatçı bir isyandı. Aynı zamanda dimdik ayakta olduğumun da bir kanıtı. Sabah voltası, hapishanede sıkıcı tekdüzelikten çalınmış rengarenk bir özgürlük gibiydi: Yüzüme değen serin hava, duvarların üzerinden sızan gün ışığı ve insanın içine dolan taze bir yaşama sevinci… Yürüdükçe bedenim açılıyor, ruhum dar mekâna rağmen genişliyordu. Elimde tamamlamayı bekleyen bir dosya, kafamda yarım kalmış cümleler, bir de okunmayı bekleyen kitaplar… Zaman burada ağır akıyor derler ya, öyle hissetmiyordum. Tam tersine, sanki daralmıştı zaman; yapacak çok şey vardı, düşünmek, yazmak, yoğunlaşmak. Yetmiyordu…

O esnada işittim demir kapının sesini. Önce uzaktan anahtarların metal tınısı, sonra aşağılık bir kapı kolu gürültüsü ve sürgünün çekilişi… Bu seslere alışkındım ama her seferinde insanın içine bir şey çöker. Dönüp bakmadım. Voltamı bölmek işime gelmedi.“Varsa bir dertleri, gelir söylerler” diye düşünmeyi öğretmiştim kendime… Sonra açıldı kapı. İçeriye gireni farkettim, gardiyan değil, başkasıydı. Sağ elinde eşyalarını sıkıştırdığı bir torba, diğer elinde siyah kılıfı içinde bir bağlama… O an anladım. Sıradan bir giriş değildi, bu. Sert bir yalnızlığın bitiş işareti… İçeri girer girmez, göz göze geldik. Mehmet Ali Bul…Dersim Belediye Eşbaşkanımız, sevgili yoldaşım… Üç yılı bulan tecridin ardından, aynı hücrede buluşmak da varmış, mücadelemizin onurlu yazgısında. Kucaklaştık. O an, beton duvarlar bir anlığına geri çekildi sanki. Dersim halkının başeğmez, yiğit direngenliği dolmuştu hücreme, bolca da Munzur Dağları’nın kekik kokusu…

İçimden şu geçti: Tarih tekerrür ediyor; Şeyh Said ile Seyit Rıza’nın mücadele kaderi, bir yüzyıl arayla bu kez torunları üzerinden aynı yerde kesişiyordu. Bir zamanlar darağaçlarında tamamlanan hesaplaşma, şimdi beton duvarların içinde sürdürülüyordu. Yöntem değişmişti belki ama zihniyet hâlâ aynıydı. Voltada iki kişiydik şimdi. Aslında çok daha fazlası! Bu toprakların hafızası, acıları, direnişleri hep bizimleydi…

Gülistan’la ilgili haberleri dinlerken canlandı hafızam… Onun kayıp haberlerini o duvarların içinde, her seferinde yüreğimiz biraz daha yanarak karşılamıştık. Günler geçmiş, haftalar geçmiş, aylar geçmişti… Ama ne bir iz ne de bir teselli. Bir şeylerin karartıldığı belliydi. Acılı bir ailenin feryatları her defasında yüreğimizi delmişti. Bugünlerde gözümün önünde hep aynı görüntü: Dersim sokaklarında tek başına yürüyen genç bir kadın… Yalnız, düşünceli… Kendi hayatıyla birlikte, bir coğrafyanın yükünü de taşıyor gibi… Görüntüden daha ağır olanı, görüntünün sonrasının karanlık olması. Dersim gibi bir yerde… Neredeyse her sokağı, her köşesi izlenen bir kentte… Bir insanın kaybolduğu ana dair kayıtların ortadan kaybolması, akıl alır gibi değildi. Pekii, başkalarının aklı nasıl yattı bu işe anlamak mümkün değil. Belli ki bir tercih söz konusuydu, politik bir tercih…

Bitmiyor vahimlikler; Gülistan’a ait SIM kartın, dönemin mülki amiri tarafından ele geçirildiğine ve bu hat üzerinden delillerin silindiğine dair yazılan çizilenler… Bu iddialar, ortada yalnızca bir suç değil, kamu gücünün suça dönüştüğü zincirleme bir dehşete işaret ediyor. Devletin koruması gereken bir yaşam, devletin olanakları kullanılarak karartılmışsa söz biter orada…

Bu nedenle Gülistan Doku meselesi bir kayıp dosyası değildir. Bu dosya; delil karartmanın, örtbasın, cezasızlık rejiminin en çıplak örneklerinden biridir. Beş yılı aşkın süredir ilerlemeyen bir soruşturma… Sessiz kalan bir savcılık… Gerçeği açığa çıkarmayan bir yargı mekanizması… Ve tüm bunların üzerinde, sorumluluk almayan bir idari yapı… İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı… Bugüne dek, bu kurumların hiçbiri bu karanlığı aydınlatacak bir irade ortaya koymamıştı. Aksine, suskunluklarıyla o karanlığın parçası haline gelmişlerdi. Suskunluk tarafsızlık değildir. Açık bir sorumluluktur. İşin kötüsü bu durum münferit de değildi. Sadece Gülistan’ın değil; İpek Er, Rojin Kabaiş, Rojwelat Kızmaz, Esma Kılıçarslan ve daha pek çok kadının haberleri de aynı karanlığın devamı niteliğinde. Her biri ayrı bir acı ama aynı sistemin ürünü… Dersim’in kayıp kızları geliyor akla, onun farklı bir versiyonu. 1937-38’de dağlarda, derelerde, sürgünlerde kaybedilen kız çocuklarının hikâyesi, bugün başka biçimlerde sürmektedir. Hakikat hep kayıp ya da sümen altı… Dün açık katliam ve kayıtsız sürgünler vardı. Bugün de şiddet, tecavüz, cinayet. Sonrası kayıp, delil karartma ve cezasızlık…

Öz aynı aslında. Kadın, hâlâ hedefte bu coğrafyada… İnsan şunu sormadan edemiyor: Eğer bir toplumda kadın bu kadar sistematik biçimde hedef alınıyorsa, bu sadece suçların toplamı mıdır? Yoksa bu, bir yönetim biçiminin sonucu mudur? Kadının özne olmadığı bir düzende, şiddet istisna olmaz. Kural haline gelir. Tecavüz gizlenir, cinayet örtbas edilir, kayıplar görünmez kılınır. Gülistan Doku’nun akıbeti, işte bu düzenin en çıplak halidir.

Biz bu gerçeği, beton duvarların içinde, her gün biraz daha ağır hissediyorduk, bugün açığa çıkanları iletişimsizliğin zirvede olduğu o koşullarda bile öngörebiliyorduk. Mehmet Ali başkanla volta atarken, aslında iki farklı hikâyeyi değil, tek bir gerçeği konuşuyorduk: Halkın iradesinin gasp edilmesi ile halkın evlatlarının katledilmesi, aynı sistemin sonuçlarıdır. Dersim halkının helal oylarıyla seçilen M. Ali Bul ve Nur Hayat Altun’un F tipi hapishanelerde tutulduğu günlerde, yerlerine haram kayyım olarak atananlar arasında vali Tuncay Sonel de vardı. Tüm bu karanlık iddiaların merkezinde yer alan kişi yani. Demokratik teamüller, halkın kendi valisini seçme hakkına sahip olması gerektiğine işaret ederken, devlet teamülleri, merkezden atadığı vali eliyle halkın iradesini gaspedip belediyeye ve kente komple çökmeye cevaz veriyordu. Sorunu burada aramak daha akıllıca aslında!

Çünkü, Tuncay Sonel’in vali ya da kayyım olarak ildeki yönetim sürecine atanmasında, Dersim halkının en küçük bir onay ya da rızası söz konusu değildi. Gelişmiş demokrasilerde, belediye başkanı olarak seçilen kişi vali yetkilerini kullanarak o bölgeyi yönetmeye hak kazanırken, demokrasinin geri olduğu yerlerde ise merkezden atanan bir vali, halkın oylarıyla seçilen bir belediye başkanının üstünde yer alabiliyor, hatta Dersim örneğinde olduğu gibi seçimle belirlenen bir makamı gaspetme pozisyonuna da pek âlâ gelebiliyordu. Çarpıklık ve tutarsızlığın dik âlâsı…

Eğer bir kentte halkın seçtiği yöneticiler görevden alınıyor, yerlerine merkezi atamalar yapılıyorsa; o kentte kamu gücü halka karşı sorumsuz hale gelir. Hesap verme mekanizmaları ortadan kalkar. Ve tam da bu noktada, suçun üzerini örtmek kolaylaşır. Eğer Mehmet Ali Bul o gün zindanda değil de Dersim’de, halkın oylarıyla seçilmiş bir vali ya da yetkili bir kent meclisi üyesi olarak görev yapıyor olsaydı; kamu gücü böyle hoyratça kullanılabilir miydi? Ne Gülistan Doku’nun ne de bir başkasının yaşamına, kamu imkânları kullanılarak zarar verilmesi mümkün olurdu. Velev ki adli vakalar yaşansaydı bile, halka hesap vermek zorunda olan bir yönetici, böyle bir karartmaya cesaret, cüret edemezdi. İşte tam da bu yüzden, mesele yalnızca bir adalet talebi değildir. Bu, aynı zamanda bir yönetim meselesidir. Halkın kendi kendini yönetmesi meselesidir. Yerel yöneticilerin seçimle iş başına geldiği, halka karşı sorumlu olduğu, denetlenebilir bir idari sistemin kurulması; sadece demokrasiyi değil, aynı zamanda yaşam hakkını da güvence altına alır. Bu perspektif, yerel demokrasi modelinin özüdür. Merkeziyetçi yapının yarattığı tahribatı aşmak, yerel demokrasiyi güçlendirmek ve toplumu kendi kendisinin öznesi haline getirmek temel hedef olmalıdır. Bugün yaşananlar, bu yaklaşımın ne kadar hayati olduğunu bir kez daha göstermektedir.

Bugünlerde, Demokratik Toplum ve Barış Sürecinin konuşulduğu bir dönemdeyiz. Silahların sustuğu, demokratik siyaset alanının genişlemesi gereken bir eşikteyiz. Peki böylesi bir dönemde, bu tür yakıcı olayların yaşanmaması için ne yapacağız? “Toplumsal hassasiyetleri”, mevcut sosyolojik sınırları gerekçe göstererek çözüm önerilerini bastıracak mıyız? Yoksa tam tersine, bu meseleleri daha cesur, daha açık ve daha derinlikli bir şekilde tartışarak hayata mı geçireceğiz? Gerçek şu ki: Siyaset, toplumun geriliklerine takılmak için değil; o gerilikleri aşmak için vardır.

Eğer siyaset, mevcut olanı olduğu gibi kabul ederse, dönüşümün değil statükonun taşıyıcısı olur. Oysa ihtiyaç duyulan şey, tam da bu döngüyü kırmaktır. Toplumu dönüştürmek, onu daha özgür, daha adil ve daha eşit bir zemine taşımak, siyasetin asli görevidir. Ve bu görev, ertelenemez. Çünkü biliyoruz: Gülistan Doku’nun mezarı bulunana ve tam adalet sağlanana kadar bu mesele kapanmayacak. Bu karanlık aydınlatılmadıkça, hiçbirimiz gerçekten güvende olmayacağız. Ve halk, kendi kaderine sahip çıkmadıkça; ne gençler, kadınlar güvende olacak, ne zindanlar boşalacak ne de yeni bir dönemin kapısı aralanacaktır.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.