Gece karanlığında ışıkları yanan adliye binasının blokları arasındaki boşluğa çarpıp yankılanan tek bir sözcük vardı: “Katiller”.
Her bir canlı ile birlikte taşın, toprağın ve suyun bile kutsal kabul edildiği bir inanca sahip olanların yurdu olan Dersim’den yükselen bu ses, 5 Ocak 2020 tarihinden bu yana kayıp olan Gülistan Doku içindi.
İlk günden itibaren oluşturulmak istenen intihar algısının ötesinde aslında bir cinayetle öldürüldüğünü gösteren bulguların doğurduğu tepkinin söze dökülmüş en çıplak haliydi bu sıfat, faillere fiillerini hatırlatan.
Duyurulmak istenen ses, bina içerisindeki faillerin kulaklarına ulaştı mı bilemiyorum ama daha ağızlardan çıktığı andan itibaren ürperticiydi. Geçmişte ön kapıdan giren suçluların arka taraftan ellerini kollarını sallayarak çıktıkları örnekler içerisinde, bu kez adalet binasının arka kapısını da tutanlarca çıkarılması ise, yaşanmışlıklardan çıkarılan deneyimlerin yansımasıydı.
Üniversite okumak için Diyarbakır’dan bu kente giden genç kadın, eğitim hayatının ikinci senesinde bir karanlığın içerisinde kaybedildi.
Ailesi ile birlikte kadın örgütlerinin ilk günden itibaren ısrarla yanıtını aradığı “Gülistan Doku nerede?” sorusu, zaman içerisinde ısrarla yanıtsız bırakıldı.
Ta ki 2024 Haziran’ın da Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) tarafından kente yeni bir kadın başsavcı atanana dek.
Ebru Cansu isimli bu başsavcının, daha önceki iki savcının baktığı soruşturma dosyasını kaldırıldığı tozlu raflardan indirdiğine yönelik yerelden yapılan ilk haber, dikkatleri çekmeye yetmişti. Sonrasında birkaç ay arayla yapılan haberlerde oluşturulan özel bir ekibin yürüttüğü çalışmalara ilişkin yer verilen bilgiler, bu konuda bazı gelişmelerin olabileceği beklentisine yol açtı.
Kız çocuğu annesi olarak bu konudaki hassasiyetiyle konuşulan başsavcı, Gülistan Doku’nun alçıdan yapılmış bir biblosunu odasına koymasıyla farklı bir profil gösteriyordu.
Yine de 13 Nisan gününe kadar, Gülistan Doku soruşturmasının dönemin valisi Tuncay Sonel ve oğlunun da aralarında olduğu kimi kamu görevlilerine uzanacağını öngörmek güçtü, bu ülkede alışılmadık bir durumdu. Gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkma huyu şüphesiz ki burada da vardı ama devlet, kendi evlatları söz konusu olduğunda her daim koruyucuydu.
Bu yüzden ki yapılan ilk operasyonda gözaltına alınan isimler arasında valinin oğlu Mustafa Türkay Sonel’in ismini görenler, ilk anda en az Doku Ailesi kadar bir şaşkınlık hali yaşadı.
7 ayrı kentte yapılan operasyon sonrasında Diyarbakır’dan Dersim’e giderken yolda taradığım haber içeriklerinde kör göze parmakla sokulan bir benzerlik vardı. İktidar kontrolü ve güdümündeki medya tarafından servis edilen tüm haberlerde kurulan piramidin zirvesinde Adalet Bakanı Akın Gürlek’in “Güçlüye dokunulmuyor algısını yıkacağız” cümlesinin yer alması, kuşku kurtlarını hemen canlandırdı.
Haber metinlerindeki vurgular, aslında yukarıdan nasıl dizayn edildiklerini açıkça gösteriyordu. Nitekim vardığımız kentte İstanbul’dan gelmiş kimi TV ekiplerini hazır görmek de, operasyon daha yapılmadan haber merkezlerine bilgi uçurularak sahnenin önceden kurulduğu anlamına geliyordu.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in, aynı günkü grup toplantısında dile getirdiği iddiaya göre; Bakan Gürlek’in basın danışmanı gazetecilere gönderdiği bilgi notunda, haberlerde “Operasyonun Gürlek’in talimatıyla başladığı” ifadesinin mutlak suretle kullanılmasını istemişti.
Gülistan Doku’ya ilişkin operasyonun düğmesine basılması, artık bastırılamaz hale gelen hakikatin gücü müydü, yoksa yukarılarda yaşanan bir çatışmanın yansıması olarak yeni Adalet Bakanı’na dair bir PR çalışması mıydı, bilmek zor. Bununla birlikte söylentiler, vicdanları yaralayan Rojin Kabaiş, Rabia Naz gibi dosyaların da yeniden ayrıntılı ele alınacağını duyuran Gürlek’in kendisinden öte başsavcının isminin öne çıkmasından rahatsız olduğu yönündeydi.
Maksat ne olursa olsun yanıtı aranan soru; “Gülistan Doku’yu kimin, neden öldürdüğüydü?” Yapılan yargılamaya rağmen bu soruların hala yanıtsız bırakıldığı Narin Güran cinayeti soruşturmasında olduğu gibi bu dosyada da, “Şubat” kod isimli gizli tanığın beyanları ile gözaltındaki bazı şüphelilerin jandarma ve savcılıktaki sorguları ilk gününden itibaren el altından basına sızdırıldı. Adliye tozu yutmuş gazeteciler, “gizlilik” kararı bulunan dosyalarda, istenmezse hiçbir bilgi sızmayacağını bilir. Gelin görün ki tutanaklar yine adliye binasından değil, doğrudan Ankara’dan düşüyordu haber merkezlerine.
Ulaşılan bilgiler doğrultusunda, şüphelilere yöneltilen sorular ve bunlara verilen yanıtlar, bazı şüphelilerin yapılacak operasyondan aslında aylar öncesinden haberdar oldukları anlaşılıyordu. Yine de sızdırılan bilgilerle adım adım dönemin valisi Tuncay Sonel için çalan çanlar, 17 Nisan’da durdu. Üç gün boyunca olan bitene sessiz kalan İçişleri Bakanlığı, Sonel hakkında soruşturma başlatıp birkaç saat sonra da mülkiye başmüfettişliği görevinden aldı.
İşin daha da ilginç kısmı, atılan bu adımlara ilişkin Bakanlığın ne resmi internet sitesinde tek bir açıklama yer aldı ne de sosyal medya hesabından bir paylaşım yapıldı. Oysaki Adana-Yüreğir, Uşak ve İstanbul-Ataşehir belediyelerinin CHP’li başkanlarının görevden uzaklaştırma kararlarını bir bir duyuruyordu Bakanlık.
Bunlar olup biterken Dersim’e komşu kent Elazığ’da, başka bir isme kayıtlı otel odasında gözaltına alınan dönemin valisi Tuncay Sonel, koluna kelepçe takılmadan getirildiği adliyede 5 ayrı suçtan tutuklanıp cezaevine konuldu. Böylece soruşturma kapsamında bugüne dek tutuklananların sayısı da 12’ye yükselmiş oldu.
Doku Ailesi’nin şimdiye dek umutsuzlukla ayrıldığı adaletin kapısı, 6 yılı sonra gelen bu tutuklamalarla yeniden aralandı. Organize bir kötülükle cinayeti örtbas edilmek istenen Gülistan Doku’nun kim ya da kimler tarafından neden katledildiği, cenazesinin nerede olduğu, soruşturmanın diğer kamu görevlilerine uzanıp uzanmayacağını ve faillerin hak ettikleri cezaları alıp almayacaklarını ise, zaman gösterecek.




