Türkiye ile Kuzey Kıbrıs arasında bir doğalgaz boru hattı kurulacağına ilişkin açıklamalar, ilk bakışta enerji arz güvenliği ve teknik altyapı meselesi gibi görünebilir. Oysa Doğu Akdeniz’de hiçbir enerji projesi yalnızca enerji projesi değildir. Her boru hattı aynı zamanda bir siyasi güzergâhtır. Her enerji yatırımı yeni bir güç ilişkisi kurar. Her teknik tercih, bölgesel dengeleri yeniden şekillendirir.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar’ın açıkladığı projeye göre Alanya kıyılarından Kuzey Kıbrıs’a yaklaşık 100 kilometrelik bir doğalgaz hattı çekilmesi planlanıyor. Resmî gerekçe, adanın elektrik üretiminde kullanılan pahalı ve kirletici fuel-oil bağımlılığını azaltmak. İlk bakışta bu gerekçe makul görünüyor. Ancak hattın anlamı bundan çok daha büyük.
Çünkü Doğu Akdeniz’de son on beş yıldır yaşanan gelişmeler, enerji projelerinin yalnızca ekonomik mantıkla açıklanamayacağını gösterdi.
İsrail açıklarında Leviathan ve Tamar, Mısır’da Zohr, Kıbrıs çevresinde Aphrodite, Glaucus ve Cronos sahalarının keşfiyle birlikte Doğu Akdeniz dünyanın en yoğun enerji rekabet alanlarından birine dönüştü. Gaz rezervlerinin büyüklüğü zaman zaman abartılmış olsa da asıl mesele hiçbir zaman yalnızca rezervlerin miktarı olmadı. Mesele bu gazın hangi güzergâhlardan taşınacağı ve bunun hangi siyasi ittifakları güçlendireceğiydi.
Uzun yıllar boyunca İsrail, Güney Kıbrıs ve Yunanistan’ın savunduğu EastMed projesi bu tartışmanın merkezinde yer aldı. Proje ile İsrail gazının Kıbrıs ve Girit üzerinden Avrupa’ya ulaştırılması hedefleniyordu. Ancak proje yüksek maliyetler, teknik zorluklar ve ekonomik belirsizlikler nedeniyle giderek gerçekçilikten uzaklaştı. Avrupa’nın enerji krizine rağmen EastMed’in hayata geçirilememesi tesadüf değildi.
Tam da bu noktada Türkiye yeniden denklemin içine girdi.
Ankara uzun süredir Doğu Akdeniz gazının Avrupa’ya ulaşmasının en ekonomik yolunun Türkiye üzerinden geçtiğini savunuyor. Bugün gündeme gelen Türkiye-KKTC doğalgaz hattı yalnızca Kuzey Kıbrıs’ın enerji ihtiyacını karşılayacak bir proje olarak okunamaz. Aynı zamanda gelecekte Kıbrıs çevresinde çıkarılacak gazın Türkiye üzerinden Avrupa pazarlarına taşınmasının altyapısını oluşturabilecek bir girişim olarak değerlendirilmelidir.
Bu nedenle hattın yönü kadar potansiyel çift yönlü kullanımı da önemli. Bugün Türkiye’den Kıbrıs’a gaz taşınması planlanıyor. Ancak yarın Kıbrıs çevresindeki rezervlerin Türkiye üzerinden dünya pazarlarına ulaştırılması da mümkün hale gelebilir. Böylece proje yalnızca enerji arzı değil, Doğu Akdeniz enerji mimarisinin yeniden kurulması anlamına gelir. Ankara’nın yıllardır dile getirdiği “Türkiye dışlanarak Doğu Akdeniz enerji düzeni kurulamaz” tezi, bu projeyle somut bir altyapıya kavuşabilir.
Ancak bu hattın anlamını kavrayabilmek için gözümüzü yalnızca Kıbrıs’a değil, Basra Körfezi’ne de çevirmek gerekiyor.
İran ile İsrail arasında tırmanan gerilim ve Hürmüz Boğazı etrafında yaşanan krizler, küresel enerji sisteminin en zayıf halkalarından birini yeniden görünür hale getirdi. Dünya petrol ticaretinin ve sıvılaştırılmış doğalgaz taşımacılığının önemli bir bölümü hâlâ Hürmüz’den geçiyor. Bu dar su yolunda yaşanabilecek her askeri gerilim, enerji fiyatlarından sigorta maliyetlerine kadar bütün sistemi etkiliyor.
Hürmüz krizi bir başka gerçeği de ortaya çıkardı. Doğalgazı LNG olarak tankerlerle taşıyan ülkeler deniz yollarındaki her gerilimden doğrudan etkileniyor. Sevkiyatlar yavaşlıyor, maliyetler artıyor, arz güvenliği tartışmalı hale geliyor. Buna karşılık boru hatlarıyla doğrudan bağlantı kurabilen ülkelerin stratejik değeri yükseliyor. Avrupa’nın son yıllarda LNG ithalatını artırırken aynı zamanda Norveç, Cezayir ve Azerbaycan gibi boru hattı bağlantılı tedarikçilere yönelmesi tesadüf değil.
Bu açıdan bakıldığında Türkiye-KKTC doğalgaz hattı yalnızca adanın enerji ihtiyacını karşılayacak bir altyapı olarak değil, deniz taşımacılığına bağımlı enerji sistemlerine alternatif oluşturma girişimi olarak da okunabilir. Ankara açısından mesele yalnızca Kıbrıs’a gaz ulaştırmak değil, gelecekte Doğu Akdeniz gazının Türkiye üzerinden taşınabileceği bir enerji koridorunun altyapısını kurmak…
Bununla birlikte Hürmüz krizi bize yalnızca boru hatlarının önemini göstermiyor. Aynı zamanda fosil yakıta dayalı enerji sistemlerinin ne kadar kırılgan olduğunu da hatırlatıyor. Tankerler kadar boru hatları da siyasi risklere açık. Rusya-Ukrayna savaşı sırasında Avrupa’nın yaşadığı deneyim bunun en somut örneği oldu. Bu nedenle mesele “LNG mi, boru hattı mı?” sorusundan ibaret değil. Asıl mesele enerji güvenliğini sürekli jeopolitik krizlere bağımlı kılan fosil yakıt düzeninin kendisi.
Oysa Akdeniz’in karşı karşıya olduğu asıl kriz enerji arzından çok iklim krizidir.
Akdeniz dünyanın en hızlı ısınan bölgelerinden biri. Deniz suyu sıcaklıkları her yıl yeni rekorlar kırıyor. Kuraklık, yangınlar ve aşırı hava olayları artık istisna değil, yeni normal haline geliyor. Buna rağmen bölge devletleri hâlâ yeni gaz sahaları, LNG terminalleri ve boru hatları planlıyor.
Bir yandan karbon vergileri, emisyon hedefleri ve iklim taahhütleri konuşulurken diğer yandan milyarlarca dolarlık yeni fosil yakıt yatırımlarının gündeme gelmesi ciddi bir çelişki yaratıyor. Doğu Akdeniz’de enerji güvenliği adına yürütülen yarış, iklim krizini derinleştiren bir kalkınma anlayışının sürdürülmesinden başka bir anlam taşımıyor.
Üstelik enerji rekabeti yalnızca ekonomik değil aynı zamanda askeri sonuçlar da üretiyor. Son yıllarda sondaj gemileri savaş gemileri eşliğinde hareket etti. Deniz yetki alanları tartışmaları diplomatik krizlere dönüştü. NAVTEX ilanları, askeri tatbikatlar ve karşılıklı güç gösterileri enerji politikasının ayrılmaz parçası haline geldi. Enerji giderek daha fazla güvenlikleştiriliyor; halkların ve yerel toplulukların söz hakkı ise giderek azalıyor.
Hürmüz de, Süveyş de, Doğu Akdeniz de bize aynı gerçeği hatırlatıyor: Fosil yakıtlara dayalı enerji düzeni istikrar değil, sürekli kriz üretiyor. Bir boğaz kapanıyor, fiyatlar sıçrıyor. Bir gaz sahası keşfediliyor, yeni jeopolitik gerilimler ortaya çıkıyor. Bir boru hattı planlanıyor, askeri ve diplomatik rekabet yeniden tırmanıyor.
Bu nedenle Türkiye-KKTC doğalgaz hattını yalnızca teknik bir altyapı yatırımı olarak değerlendirmek mümkün değil. Bu proje; Doğu Akdeniz’de kurulmaya çalışılan yeni enerji mimarisinin, bölgesel güç mücadelesinin ve küresel enerji krizlerinin kesişim noktasında duruyor.
Ancak hangi güzergâh seçilirse seçilsin, hangi ittifak kurulursa kurulsun, gözden kaçırılmaması gereken gerçek şu: Akdeniz’in geleceği denizin altındaki gazda değil, denizin üstünde kurulacak barışta yatıyor.
Bölge halklarının ihtiyacı yeni enerji savaşları değil; enerji demokrasisi, adil geçiş politikaları ve ortak ekolojik gelecek. Aksi halde enerji güvenliği adına atılan her adım, iklim ve güvenlik krizlerini daha da derinleştirmekten başka bir sonuç üretmeyecek.




