Medusa’nın başı: Bir köyü taşa çevirmek
Ecehan Balta 16 Nisan 2026

Medusa’nın başı: Bir köyü taşa çevirmek

Çorum’un Sungurlu ilçesine bağlı Karakaya köyünde Samsun- Ankara hızlı tren hattını döşemek için açılmak istenen taş ocağı ve kırma-eleme tesisi, ilk bakışta kamu yararı için bir yatırım tartışması gibi gösterilebilir. Her zaman böyledir: Mutlaka; “ama kalkınmamız lazım”, “demiryoluna bile karşı çıkıyorlar” diyenler çıkar. Oysa burada (ve benzer yatırımlarda) mesele yalnızca bir taş ocağı değil. Tartışılan şey, büyük altyapı projelerinin çevresel, toplumsal ve siyasal maliyetlerinin kimlerin omuzlarına yıkıldığı. Bir kamu altyapı projesinin hammaddesi neden köylünün yaşam alanından, tarım arazisinin yanı başından, suya, havaya ve gündelik hayata bu kadar doğrudan yük bindirecek biçimde temin ediliyor? “Kalkınma” neden sürekli aynı toplumsal coğrafyada, aynı sınıfsal kesimler için yıkım anlamına geliyor?

Karakaya’da yaşanan tam olarak bu: Hızlı tren gibi kamuoyunda modernleşme sembolü olarak pazarlanan bir yatırımın gölgesinde, bir köy baştan başa bir taş ocağına çevrilmek isteniyor.

Kamusal proje, özel maliyet

DEM Parti İzmir Milletvekili İbrahim Akın’ın verdiği soru önergesine göre, Karakaya’daki taş ocağı projesinin ihalesini Çelikler Holding almış. Çelikler’i Kütahya Seyitömer, Kahramanmaraş Elbistan ve Bursa Orhaneli’de linyit üretim sahalarından iyi biliyoruz. Ormanları, havayı ve yerleşimleri küle boğmasıyla, bunun karşılığını da para olarak almasıyla meşhur. Ama zaten Türkiye’de büyük altyapı ve çıkartım projelerinin hikâyesi çoğu zaman böyle yazılıyor. Bu işletmelerin maliyeti insana ve onun da içinde olduğu doğaya transfer ediliyor, kârlar da büyük şirketlerin cebine gidiyor. Devletin işlevi ise verilen zararı “kalkınma” adı altında örtmek, itiraz edeni susturmak ve böylece mümkün olduğunca sorunsuz bir sermaye birikimi süreci sağlamak oluyor.

Karakaya’da itiraz eden köylüler de tam buna işaret ediyor. Yansıyan bilgiler, yoğun patlatmaların yaratacağı 3.7’lik bir deprem eşdeğerindeki titreşim riskinden evlerde oluşabilecek hasara, toz ve gürültü kirliliğinden tarım ve hayvancılığın doğrudan etkileneceğine kadar çok somut kaygılara dayanıyor. Soyut bir “çevrecilik” değil, yaşam alanının bütününün savunulması söz konusu. Köylüler yalnızca ağacı savunmuyor. Suyu, toprağı, geçimi, hafızayı, gündelik ritmi ve bir arada yaşama imkânını savunuyor.

ÇED, dava ve meşrulaştırma mekanizması

Karakaya dosyasının bir başka çarpıcı boyutu da hukuk meselesi. ÇED süreçleri kâğıt üzerinde çevresel denetim mekanizması olarak sunulsa da Türkiye’de çoğu zaman projeyi sınırlayan değil, projeye idari meşruiyet sağlayan bir eşik gibi işliyor. Karakaya dosyasında “ÇED Olumlu” kararı verilmiş durumda; ardından açılan davada yürütmeyi durdurma talebi reddedildi ve Çorum İdare Mahkemesi kararı hukuka ve kamu yararına uygun buldu. Zaten şu bizim meşhur TÜİK de geçtiğimiz sene açıkladı: ÇED davalarının yüzde 99’u kararın teyidi ile sonuçlanıyor. Bu tablo, itiraz hakkının varlığı ile o hakkın fiili etkisi arasındaki uçurumu yeniden gösteriyor. Hukuk çoktandır mevcut güç ilişkilerinin dili haline gelmiş durumda. Ama ekoloji hukukçuları hala o yüzde 1 için mücadele ediyor. Ve bu, çok değerli.

Kamu yararı kimin için?

Önce bir durup “kamu yararı” meselesini yeniden düşünmek gerekiyor. Çünkü Türkiye’de kamu yararı söylemi giderek daha fazla yerel halkın rızasını gereksiz sayan bir yönetim tekniğine dönüşmüş durumda. Bir proje kamu yatırımı olarak sunulduğu anda, ona yöneltilen itirazlar kolayca “ilerleme karşıtlığı” diye damgalanıyor. Oysa gerçek kamu yararı, iki kent arasında ne kadar hızlı ulaşım sağlanacağıyla sınırlı değil. Kamu yararı, ilke olarak, o hattın hangi ekolojik bedelle kurulduğunu, bu bedelin kimlere ödetildiğini ve karar süreçlerinde kimlerin söz sahibi olduğunu da göz önünde bulundurmalı. Karakaya’da asıl sorun tam da bu: Hızlı tren yapmanın kamu yararı öne çıkarılırken, o “kamu yararının” maddi yükü, sanki “kamunun” bir parçası değillermiş gibi, köylülerin omzuna bırakılıyor.

Karakaya’daki mücadele yalnız Çorum’un meselesi değil. Bu ihale ve mücadele, Türkiye’de mega projeler, taş ocakları, maden sahaları, enerji yatırımları ve ulaşım ihaleleri arasındaki yapısal ilişkiyi daha da görünür kılıyor. Bir yerde otoyol için taş ocağı açılıyor, başka bir yerde enerji hattı için orman parçalanıyor, başka bir yerde maden için köyler kuşatılıyor. Her defasında aynı masal anlatılıyor: Ülke kalkınacak, bölge gelişecek, istihdam artacak. Ama geride çoğu zaman toz, ormansızlaşma, mülksüzleşme, sağlık riski ve parçalanmış yaşam alanları kalıyor. Buna itiraz eden Esra Işık, Cemil Aksu ve diğerleri tutuklanıyor. Reşit Kibar, Hakan Tosun, Ali-Ulvi Büyüknohutçu ve niceleri öldürülüyor.

Hafıza da kuşatma altında

Karakaya örneğini daha da ağırlaştıran şey şu: 1970’lerin önemli devrimci liderlerinden İbrahim Kaypakkaya’nın köyü Karakaya; o bu köyün mezarlığında yatıyor. Biraz da bu yüzden, Karakaya’yı savunmak sadece tarım arazisi, mera, su varlığı ya da köy yaşamını savunmakla da sınırlı değil. Aynı zamanda bir siyasal hafızayı, bir toplumsal izi ve bu toprakların muhalif tarihini de savunmak demek.

Doğa talanı ile siyasal hafızanın bastırılması, altyapı projesi ile güvenlikçi gözetim, şirket çıkarı ile devlet denetimi bu coğrafyada üst üste binmiş durumda. Bir yanda hızlı tren adına dağ delinmek, köyün yaşam alanı taş deposuna çevrilmek isteniyor; öte yanda aynı köyde bir mezar, bir hatıra, bir tarih yok edilmeye çalışılıyor.

Bugün Karakaya’da mesele sadece taştan ve “kalkınmadan” ibaret değil. Medusa’nın başı Karakaya’yı taşa çevirmeden, köyünü ve ortak tarihimizi savunanların yanı başında olduğumuzu gösterelim.

Dayanışmayla!

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.