Son büyük serüvenci

Son büyük serüvenci
  • Yayınlanma: 19 Nisan 2026 11:02

Çoğu yerde söylemişimdir. Türkiye Yazıları Dergisi benim için sadece bir dergi değil, bir okuldur. Lise yıllarımda abone olup, takip ettiğim bir dergiydi. Şiirle ilgilenen biri olarak yeni isimler, yeni şairler tanıdım. Onlardan biri de Ahmet Telli’ydi. İlk kez orada okumuştum ‘Su Çürüdü’ kitabındaki bazı şiirlerini. Seksenli yılların başı ve dönemin o barbarlık günlerinde bir umut, bir direniş gibi sarıp sarmalamıştı.

Yıllar sonra, Dersim Şiirleri Antolojisi yaptığım dönemlerde şairin izini sürüyordum. Zafer Çarşısı’nda bulunan Eylül Kitabevi’ni yönetiyordu. Epeyce bir süre içeriye girmeye çekinmiştim. Öylece onu inceledim. Gönlümde büyük olan şair, gözümde de büyümüştü. Sonra toparlayıp yanına gittim, durumu anlattım ve her zamanki sakinliğiyle, “Güzel bir düşünce, kullanabilirsin” demişti. Ahmet Telli ile ilk temasım böyle oldu. 1. Munzur Kültür ve Doğa Festivali’nde birlikte şiir okuduk önce ve farklı kentlerde. Samsun, Bursa, İstanbul… Ataşehir’de kaldığı otele bir dolma kalem götürmüştüm. Lamy’nin çeşitli renkleri varmış onda ancak beyazı yokmuş. Bende de beyaz rengi vardı. Ahmet Telli’nin dolma kalem koleksiyonuna girmiş oldu o kalem.

Bugünlerde sosyal medyada epeyce bir gündem oldu rahatsızlığından dolayı. Fotoğraf ve şiirleri paylaşıldı. Ne çok insana dokunmuş. Şiirlerindeki her dizenin samimiyeti ve içtenliği var paylaşılan fotoğraflarda. “Bütün sözcüklerin anasıydı sevda/ hüznü kundaklayıp yatırıyordu yüreğimizin beşiğine/ Sonra bize dönüyordu büyütüp civanlaştırmak;/ kimi ellerde bezgin bir ihtiyara dönse de/ kimi ellerde vuruşkan bir şahan oluyordu/ ve ben sevdayı/ öylece aldım şiirime” Bu dizlerdeki sevdanın şahan haliyle yanında duruyordu insanların ve bakışlarının ardında uğuldayan rüzgara aldırmadan.

Türkiye’nin son elli yılını anlamak için, kritik eşik 70’lerin sonu ve 80’li yılların başından başlar. Büyük bir oyun ve kurgunun içine çekilmişti ülke. “Fikirlerin birbirinin yerine geçebildiğini kabullenmemekte ısrar edilince kan akar… Kesin kararların altından bir hançer yükselir; alevli gözler cinayetin habercisidir.” der E. M. Cioran Çürümenin Kitabı’nda. 12 Eylül Darbesi tam da bu sözün kendisidir. Ülkede büyüyen sol dalganın önünü kesmek için kurgulandı ve yapıldı. Büyük gözaltılar, işkenceler, infazlar ve idamların ardı arkası kesilmiyordu. “Bir soldan, bir sağdan” diyen cuntanın başı idama adil bir çözüm getirdiklerini halka yutturuyordu alkışlar eşliğinde. İşçi sınıfının tüm kazanımları da bir bir budanıp, örgütleri tasfiye edilince bugünlere uzanan sürecin temelleri örülmeye başlanmıştı zaten. İşte o yılların tanıklığını yapan şiirler ve şairler vardı. Ahmet Telli de bunlardan biriydi. İnsan olmanın onurunu ve mücadelenin kesintisizliğini, çürümenin tam ortasında kalan ülkeye soluksuz söylüyordu. Çünkü şiir o günlerin tutanakçısıydı. “Ne bir adresleri vardı onların yeryüzünde/ ne de aşktan başka bir sığınakları/ Ama yaşarlar dünyanın dört bir yanında/ ölümle alay ederler sanki/ Nerede beklenirlerse oradaydılar/ bir kez bile gecikmediler ömür boyu.”

Yine o karanlık yıllardan devam etmeli. On binlerce insanın acılarını ve gözyaşlarını; buna rağmen mücadelelerini konuşmak gerek. Ülkenin belli mahpushaneleri işkence merkezi gibiydi. Mamak, Metris, Diyarbakır 5 No’lu cezaevi ismi en çok anılanlardı. Zalim ve zulüm buralarda cirit atıyordu. İçeride ise her türlü zorbalığa karşı direnenler ve dışarıda onları bekleyen ailelerin tedirginliği buluşuyordu. Şiir buradaydı, onların içinde, öfkesinde ve yanlarındaydı. İşkencecisine direnen şair, kapının anahtar deliğinden dışarıya isyanını gönderiyordu. Umut ve kararlılık, niçin ve nasıl arasında fırlayarak sözcükleri taşımaya başlamıştı. “Ne beyaz tenliyim artık, ne esmer, ne de kara… Cüzzamlının, vebalının bir rengi vardır. İrinin bir rengi… Ölünün bile bir rengi vardır, ama derimin rengi yoktu. Belki çürüyen bir kentin rengiydi bu. Çürüyen bir dünyanın… Adımdan gayrısını bilmiyorum.”

Ahmet Telli’nin şiirleri üzerine konuşmaktan ziyade, onun seksen yıllık ömrünün ülkedeki siyasetin kendisi olduğunu anlamak için ona doğru bakmak yeterli olacaktır. Soruşturmalar, işkenceler, tanıklıklar, işten uzaklaştırılmalar ve elbette şiirle olan derin muhabbeti. Şiirin ortasında ülkeyi, ülkenin ortasında şiiri düşünen bir şairin kalbiyle tutanak düşmek yeterli sanki ilk anda.

Ankara Mülkiyeliler’de yakın dostları moral olsun diye bir kahvaltıda buluştular yakın zamanda. Katılımcılar, Ahmet Telli ile olan anılarını, dostluklarını, güzellikleri paylaştılar. Yukarıda söylediğim cümleyi tekrar söylüyorum. Herkese öyle güzel dokunmuş ki, bu kadar anı birikmiş. İşte o kahvaltıda hastalığını özetleyen bir de cümle kurdu Ahmet Telli. “Dışarıdan gelen fiziki darbenin ne olduğunu bilirsin, ama içeriden gelenin acısı farklı ve onun nereden geldiğini bilmiyorsun.” Aklımda kaldığı kadarıyla aktardım. Bu yazı Ahmet Telli’nin dokunduğu bir şairden ona, fiyakalı bir ışık, fesleğen kokusu, arabesk bir duman olarak gitsin. Tez zamanda iyileşmesi dileğiyle.

“Dünyanın cesur ulusları yoktu, cesur insanları vardı.
Onlar, aşkın ve hayatın havarileri, büyük serüvencilerdi.
Onlar, bu ihtiyar cadının maskesini parçalamak ve
yeryüzü denilen cenneti bize sunmak istediler.
Bütün ömürleri bu kavgayla geçti.
Ne adları vardı onların, ne ulusları, ne dinleri ne de anıtları.”