Çok eski zamanlarda oldu bunlar.
Ya da bana öyle geliyor artık.
Bir bulut takip ederdi beni.
Bazen de ben onu.
Gölgesini yakalamak, başka bir dünyaya ayak basmak gibiydi.
Çocukluk, biraz buydu belki: Yakalanmayacağını bilmeden bir bulutun peşinden koşmak.
Şimdi dönüp bakıyorum.
Çok zaman geçmiş.
Ve insan, ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, dönüp dolaşıp çocukluğuna varıyor.
Benim çocukluğumda o vardı.
Nemli sabahlarımız vardı.
Sabahları nemli bir huzurla uyanıyorum hâlâ.
O zamanlar bilmiyordum, bazı sabahların insanın ömründe bir daha hiç yaşanmayacağını.
İs kokulu odamızın duvarlarına yazdığım yazılar giriyor rüyalarıma.
Hepsi alıntı birer duvar süsü.
Ben dünyayı böyle tanıyordum.
Sonra nemli sabahlarıma soğuk karıştı.
Solmuş bordo perdelerimiz dışarının beyaz keskinliğini engellerken loş bir sıcaklığı soğuturdu… İki yorganın altından soğuğa hiç mi hiç kalkmak istemezdim.
Gecelerimin suskunluğuna, keskin bir kömür kokusu eklenirdi. Sabahları nemli bir huzurla uyanır, içim ıslanmış gibi olurdum.
Sonra kulağımla omuzum arasında hoş bir sıcaklığa horultulu bir soluk karışırdı: Bibiş’im uyurdu, uyandığımda. Tam da kalkmak üzereyken,”Kalkma,” derdi,”biraz daha…” Tüm kuralları yırtmak ister gibiydi, kendine çekerdi her şeyiyle… Sonra, annemin anlatımlarına göre, Bibiş kaybolmuş, ben gittiğimde. Ben Bibiş’e benzerim; çoğu zaman da anneme…
Şimdi o sabahları düşündüğümde, en çok sesini duyuyorum.
İnsan bazı seslerin bir gün susacağını bilmiyor.
Şimdi kendi sesimin içinde bile ona rastlıyorum.
Bir kelime söylüyorum, çocukluğumuzun kapısı açılıyor.
Nerede tek başına bir ağaç görsem, evimizin karşısındaki mezarlığın ortasında duran armut ağacını hatırlıyorum.
O ağacın altında çocukluğumun sessizliği var.
Şimdi o sessizliğin içine onu da koyuyorum.
Belki de insan kaybettiklerini önce sessizliğe koyuyor.
Sonra bir gün, onları kendi sesinin içinde buluyor.
Renkli kalemlerle ayçiçeği tarlaları çizerdim.
Tarlaların ortasında kollarını iki yana açmış bir kız çocuğu dururdu.
Onu da evin yakınlarında çizerdim. Hep yakınımda.
Bazı renkler elimden çekiliyor artık…
Bazı renklerin adı bile değişiyor.
Sonra kitaplara sığınıyorum.
Sayfaları çeviriyorum.
Birinde çocukluğumuz var.
Birinde o.
Birinde annemin anlattıkları.
Birinde benim hatırladıklarım.
Birinde söyleyemediklerim.
Birinde yıllardır içimde taşıdığım bir cümle.
Sayfalar ilerledikçe anlıyorum: İnsan bazılarını geride bırakmıyor. Onları kendi içine taşıyor. Bir kokuda, bir ağaçta, bir evin duvarında, kömürün ağır kokusunda, bir sabahın neminde… Ve bazen kendi sesinde. Ben onu kendi sesimde buluyorum.
İnsan bazılarını geride bırakmıyor.
Bırakamıyor.
Onları kendi içine taşıyor.
Bir kokuda, bir ağaçta, bir evin duvarında, kömürün ağır kokusunda, bir sabahın neminde…
Ve bazen kendi sesinde.
Ben onu kendi sesimde buluyorum.
Sanki birazdan yine:
“Kalkma, biraz daha…” diyecek.
Ben de kalacağım, çocukluğumuzun o sabahında.
Soğuğun perdelerin ardında kaldığı, kömür kokusunun duvarlara sindiği, kedimin boynuma sokulduğu o yerde.
Biraz daha…
Sonra bulut geliyor aklıma.
Hâlâ takip ediyorum onu.
Artık onu yakalamaya çalışmıyorum.
Önce uzak bir yerde duruyor.
Sonra yaklaşıyor.
Sonra bir bakıyorum, çocukluğumun her ânına sinmiş.
Oyunda, “Kaybolmak yok,” diyecekken “Yok olmak yok,” dediğimi anımsıyorum.
Yok olmak yok.
Çocukluğumuz hâlâ orada.
Bazı şeylerin yakalanmak için değil, insanın yolunu bulması için gökyüzünde olduğunu öğreniyorum.
Yürüyorum.
Bazen bir armut ağacının altında.
Bazen sarı sarı ayçiçeklerinin içinde.
Geçmiş şimdiyle buluşuyor.
Ve birden, ağacın kuruyan dallarında sararmış bir yaprağı fark ediyorum.
O mu, diyorum gülümseyerek.
Bazen kalabalık, ilkbahar gibi.
Bazen tek başına, güzün solmuş bir yaprak gibi.
Ama her seferinde aynı sevgiyle…
Onu mutlu eden şey gitmeler değildi; çaydı.
Çaycıydık biz.
Şimdi çay da yetim kaldı.
Bazen bir kitap açıyorum.
Bazen gökyüzüne bakıyorum.
Bazen bir bulut geçiyor.
Ve ben yine çocuk oluyorum.
İnsan bazen, kaybettiği birine benzemeye başladığını çok geç fark ediyor.




