Bilgi kirliliği ve çatışma dili, barış umutlarını tehdit etmeye devam ediyor.
Bazıları her ne kadar barıştan ve sağduyudan bahsediyorsa da kimileri hala savaşın dilini kullanmayı sürdürüyor. Bu lanetli zihniyetten bir türlü kurtulamıyoruz.
Vatanseverlikle, savaşseverliği birbirine karıştıran savaş tacirleri ortalığı velveleye verip bir sürecin önünü tıkamaya çalışıyor. Bunun başını da medya çekiyor.
Manipülasyona, yani insanların ‘güdülenmesi’ne ve dezenformasyona, yani insanlara bilerek çarpıtılmış, kurgulanmış bilgi iletilmesine ilişkin, dünden bugüne değişen bir şey yok.
Yalan yanlış bilgileri doğruymuş gibi yansıtarak insanları yanıltmak, propaganda ve ‘bilgi kirliliği’ moda tabiriyle ‘dezenformasyon’ bu ülkenin merkez medyasında hiç eksik olmadı. Bu yüzden insanlar empatiden, insani değerlerden yoksun ırkçı ve saldırgan bir hale dönüştüler.
Bu anlamda ırkçılığın sıradan ve olağan karşılandığı ve aynı zamanda meşrulaştırıldığı bir toplumda bireyin tek başına bu illetin üstesinden gelmesi düşünülemez. Bırakınız üstesinden gelmesini, medyanın ırkçılığı yayan yayın politikası, devlet kurumlarının halkın duygu ve inançlarını istismar etmesinde sınır tanımayışı kişinin kendisini bu memleketin tek sahibi gibi görüp diğerlerine kapı gösteren, ağzına geleni söyleyerek kin ve nefret saçan bir toplum haline getirdi.
***
Kasıtlı yanlış bilgilendirme, olanları abartarak aktarma, Bilgi kirliliği yaratarak halkı yanlış yola kanalize etmenin adıdır dezenfermasyon.Kaynaklarda açık seçik belirtilmiştir.
Bazı gerçek bilgileri ve gözlemleri yanlış yorumlar ve yalanlarla karıştırmak veya bazı gerçek bilginin sadece bir kısmını vererek yanlış yorumlarla bilgiyi dağıtmak, yaygın dezenformasyon taktiklerinden oldu hep.
Eğer hedef kitle bu tip kontrolden etkilenebilecekse uygulanan diğer bir teknik, gerçeklerin gizlenmesi veya sansürlemedir. Eğer bilgi alma kanalları tamamen kapatılmadan bırakılabilirse, bu kısıtlı bilgilerin dezenformasyon ile doldurulabilmesi ve hasmın kolayca ispatlanamaz birçok iddialar ile birlikte kuşkulu bir halde bırakılabilmesi mümkündür.
Gerçeklerı yazmaya çalışan demokrat basını ağır cezalara çarptırırarak seslerini kısmaya çalışan yine bu dezenfermasyon anlayışıdır. Yani ‘bilgi kirliliği’ ve ‘dezenformasyon’ yapanlara ses çıkarılmazken gerçeği bulmaya ve ortaya çıkarmaya teşebbüs edenlere anında en ağırından müdahale ediliyor; kapatılıyor, cezalar veriliyor, hapislere atılıyor.
Türkiye’de kitle iletişim araçları yani medyanın toplumsal gerçekliği çarpıttığı artık gün gibi aşikardır. TV’nin etkilemediği alan kalmadı. Politikadan tutun da sosyal davranışlarımıza, kültürel anlayışımıza kadar her şeyimizi etkiliyor artık. Kötü huylu habis hücrelerin vücudun tüm organlarına sıçraması gibi yaşamın tüm alanlarına yayılmış durumda. Her şeyin içi boşaltılmaya, koflaştırılmaya ve magazinleştirilmeye çalışılıyor.
Okuduğumuz gazeteye, dergiye, seyrettiğimiz televizyona, dinlediğimiz radyoya, tıkladığımız internet sayfalarına eleştirel gözle bakabilmeliyiz. Eğer buralardaki bilgileri mutlak doğru kabul edersek fikir altyapımızı sağlam ve sağlıklı inşa etmemiş oluruz
***
Gerçekten barış istiyorsa medyanın bu çarpıtmaları, bu yalan-dolanları bırakması gerekiyor.
Medya, çatışmaları meşrulaştıran, olağanlaştıran söylemini terk etmelidir. Barış dilini, ahlakını ve değerlerini oluşturmada sorumluluk üstlenmelidir.
Sorunun tüm taraflarına ilişkin doğru, nesnel bilgi ve haber üretmek medyanın ahlaki zorunluluğudur.
Dürüst ve vicdanlı bir dil kullanmak yerine çıkarcı ve saldırgan bir dille konuşmak daha kolay geliyor onlara…
Savaşın dili kolaydır, barışın dili özveri ister. Beyin ister, yürek ister, ciddiyet, birikim, kararlılık ve iyi niyet ister. Bu iyi niyeti ve kararlılığı barış isteyen herkesin ve her kesimin göstermesi gerek. Hayatın tıkandığı anlar kişilere gözüktüğü gibi toplum ve devletlere de gözükür. Devlet ve toplumların ‘hayatın durduğu anlarda’ gösterdikleri ya da gösteremedikleri tavır o devletin ya da toplumun tarih sayfasına bir daha silinmemek üzere kazınır. Kişi, toplum ve devletlerin tarihi; ‘hayatın durduğu anlarda’ atılan ya da atılmayan adımlarda saklıdır.
Hayatın tıkandığı böyle anlarda vicdan ve yürek sesine kulak kabartıp hayatı harekete geçirecek ve sürükleyecek erdemli eylem ve söylemlerimizle, var olduğumuzu, var kalacağımızı tüm benliğimizle göstermeliyiz. Geçmişin değerleri ve metotlar yetersiz kaldığında, yeni değerler yaratmak, hayatın tıkandığı noktalarda yeni yöntemler geliştirmek gerekir. Görünen o ki bugün artık hayat bizden yeni tanımlar, anlamlar, yeni roller ve hamleler bekliyor. Umudun bize dikte ettiği gibi; aslında zor değil bu dili değiştirmek, biraz dürüst olmak, biraz soğukkanlı ve biraz da anlayışlı yaklaşmak yeterli.
Sosyal sorunlara yaklaşım tarzımız ve onları çözümlemek için kullandığımız dil de sorunun bir parçası olabilir. O yüzden bunlarla mücadele yöntemini ve dilini doğru belirlemek çok önemli. Yoksa çözümün değil, sorunun bir parçası haline geliriz.
Savaşın ve şiddetin değil barışın dilini kullanalım…Unutmayalım ki; ‘Güzel sözler, güzel yankılar meydana getirir.’




