NATO yeni küresel düzende nasıl bir rol üstlenecek?
Yıldız Önen 29 Haziran 2026

NATO yeni küresel düzende nasıl bir rol üstlenecek?

Trump’ın ikinci başkanlık dönemindeki ABD dış politikası, uluslararası istikrar ve küresel düzenin geleceği konusunda derin endişelere yol açıyor. Gümrük tarifeleri artırımı, Grönland’ın ilhakı yönündeki çıkışları, İran’a saldırı ve NATO’ya ilişkin sert açıklamaları birçok siyasetçi ve analisti “Liberal dünya düzeninin sona erdiği” yorumuna yöneltti. Kanada Başbakanı Mark Carney, Trump’ın “dünya düzeninde bir kırılma” yarattığını söylerken, Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen artık eski düzenin var olmadığını dile getirdi. Münih Güvenlik Raporu 2026 ise Trump dönemindeki ABD politikasını, savaş sonrasında kurulan uluslararası düzenin kapsamlı biçimde çözülmesi olarak tanımladı.

Ancak liberal dünya düzenindeki sarsıntı Trump ile başlamadı. Çin’in ekonomik yükselişi, güç dengelerindeki değişim ve çoklu krizler uluslararası sistemi zaten yeniden şekillendiriyordu. Trump, bu dönüşümü hızlandıran ve görünür kılan gürültücü aktör oldu.

Ekonomik güç Çin’e, askeri üstünlük ABD’ye mi kaldı?

2008 ekonomik krizinden itibaren dünya düzeninin merkezinde, ABD ile Çin arasındaki rekabet yer alıyor. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ABD, kendisini dünyanın hâkimi olarak görüyordu, ancak son yirmi yılda Çin’in ekonomik yükselişiyle karşı karşıya kaldı. Çin ekonomik güç olarak büyürken ABD’nin en belirgin üstünlüğü askeri alanda kaldı.

Bu nedenle Washington son yıllarda küresel etkisini giderek daha fazla askeri kapasitesini kullanarak güvenlik ilişkileri üzerinden sürdürmeye çalışıyor. Buna karşılık Çin, ticaret, altyapı yatırımları ve devlet odaklı ekonomi yönetimi araçlarını kullanarak küresel etki alanını genişletmeye devam etti. Dahası Pekin, uluslararası sistemde kendisini giderek daha öngörülebilir, dengeli bir aktör olarak sunmayı başardı.

Çin, bugün Avrupa ve Asya’daki birçok ABD müttefiki açısından, vazgeçilmez bir ticaret ortağı ve yatırımcı konumunda bulunuyor. Biden yönetimi ve birinci Trump yönetimi, müttefiklerini Çin’e karşı ortak bir strateji etrafında birleştirmeye çalıştı. Bunda başarılı olamayınca Washington; gümrük tarifeleri, siyasi baskılar ve güvenlik tehdidi gibi araçlara yönelmeye başladı.

Bugün ABD müttefikleri, ekonomik çıkarları ile güvenlik kaygıları arasında sıkışmış durumda. Bir yandan büyüme, istihdam ve yatırımlar için Çin ile ekonomik ilişkilerini sürdürmek istiyorlar. Diğer yandan güvenlikleri için hala büyük ölçüde ABD’ye bağlılar. Washington da bu bağımlılığı kullanarak, müttefiklerine Çin ile ekonomik ilişkilerin sınırlandırılması yönünde sürekli baskı uyguluyor. G7 zirvesinde, Çin’in belirleyici konumda olduğu nadir toprak elementleri başta olmak üzere kritik tedarik zincirlerinde, dışa bağımlılığın azaltılmasına yönelik alınan kararlar, bu baskının giderek daha kurumsal bir nitelik kazandığını gösteriyor.

ABD güvenlik koordinatörlüğüne geçebilecek mi?

Trump’ın zaman zaman dile getirdiği “NATO’nun ömrünü tamamladığı” ya da “ABD olmadan bir anlam taşımadığı” yönündeki açıklamalar, ilk bakışta NATO’nun dağılacağı veya ABD’nin ittifaktan çekilmeyi düşündüğü izlenimini yaratıyor. Oysa Washington’ın son yıllarda geliştirdiği güvenlik anlayışı, NATO’nun sona ermesinden çok yeniden tanımlanmasına işaret ediyor. ABD, klasik anlamda Avrupa’nın güvenliğini tek başına üstlenen bir “güvenlik garantörü” olmaktan çıkarak, müttefiklerinin güvenlik politikalarını yönlendiren ve koordine eden bir role geçmek istiyor.

ABD, NATO ülkelerinin güvenliğinin maliyetini tek başına üstlenmek istemiyor. Bunun yerine, üyelerden silahlanma harcamalarını artırmalarını, daha fazla askeri sorumluluk üstlenmelerini ve kendi askeri kapasitelerini geliştirmelerini istiyor. Başka bir ifadeyle Washington, askeri yükün daha büyük bölümünü müttefiklerine devrederken, stratejik liderlik ve koordinasyon rolünü elinde tutmayı hedefliyor.

Bu yaklaşım NATO ülkelerini ciddi bir bütçe baskısı altına sokuyor. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Ankara zirvesi öncesinde ittifakın askeri stratejisinde köklü bir dönüşüm yaşanması gerektiğinin altını çizdi. Rutte, geçen yıl Lahey’de Trump yönetiminin yoğun baskısı altında alınan ve üyelerin 2035 yılına kadar gayrisafi yurt içi hasılalarının (GSYİH) yüzde 5’ini silahlanmaya ayırmalarını öngören kararların, Ankara Zirvesi’nde somut uygulama adımlarına dönüşmesini beklediğini söyledi.

Planlanan harcamalar yalnızca silah alımlarını kapsamıyor. Yüzde 3,5’lik bölümün doğrudan silahlanmaya, kalan yüzde 1,5’lik kısmın ise demiryolları, limanlar, havaalanları ve ulaşım altyapısı gibi askeri lojistiği destekleyen yatırımlara ayrılması öngörülüyor. Böylece yalnızca askeri kapasitenin değil, aynı zamanda silah sanayisinin ve uzun vadeli savaş altyapısının da güçlendirilmesi hedefleniyor.

Bu hedefin büyüklüğü, son on yıldaki artışlara bakıldığında daha iyi anlaşılıyor. NATO’nun 2025 yılı raporuna göre Avrupa’daki NATO üyeleri ile Kanada’nın askeri harcamaları 2014-2025 döneminde reel olarak yüzde 106 artarak iki katından fazla yükseldi. Sadece 2025 yılında Avrupa’daki NATO müttefikleri ve Kanada’nın toplam askeri harcaması 574 milyar dolara ulaştı. Bu rakam, bir önceki yıla göre yüzde 20’lik bir artış anlamına geliyor.

Bu artışlar ile İttifak, gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’si oranındaki harcama hedefine bu yıl ilk kez toplu olarak ulaşabildi. Yüzde 2 hedefine 15 senede ulaşan İttifak üyeleri 2035’e kadar yüzde 5 hedefine ulaşmak için ciddi bütçe değişiklikleri yapmak zorunda kalacaklar. Çoğu ülkenin ekonomik kriz ve bundan kaynaklı aşırı sağın yükseldiği siyasi krizlerle karşı karşıya olduğunu hatırlarsak bu artışın hükümetlere büyük bir baskı oluşturduğunu görürüz.

Ankara Zirvesi’nin en önemli sonuçlarından biri, NATO’nun yalnızca yeni bir güvenlik anlayışına değil, aynı zamanda yeni ve trilyon dolarlık bir silahlanma dönemine geçişini ilan etmesi olabilir.

ABD dünyanın en büyük silah tedarikçisi

Silahlanma harcamalarındaki artış yalnızca güvenlik politikalarını değil, küresel silah pazarını da yeniden şekillendiriyor. Washington’ın NATO ülkelerini askeri harcamaya yönlendirmesinin arkasında yalnızca güvenlik kaygıları bulunmuyor. ABD aynı zamanda bu yeni silahlanma dalgasının kendi silah sanayisini büyütmesini hedefliyor.

Bunun ekonomik karşılığı oldukça büyük. SIPRI verilerine göre ABD, 2021-2025 döneminde küresel büyük silah ihracatının yüzde 42’sini tek başına gerçekleştirerek dünyanın en büyük silah tedarikçisi konumunu korudu. ABD silahları 99 ülkeye ihraç edilirken, bunun yüzde 38’i Avrupa ülkelerine gitti. Aynı dönemde Avrupa’daki 29 NATO üyesinin silah ithalatı yüzde 143 arttı. Bu alımların yüzde 58’i ABD’den yapıldı.

Ancak bu durum Avrupa açısından yeni bir tartışmayı da beraberinde getiriyor. Avrupa Birliği, son yıllarda kendi silah sanayisini güçlendirmeyi ve NATO’dan bağımsız olmasa da daha özerk bir Avrupa askeri kapasitesi oluşturmayı hedefliyor. Bu nedenle silahlanma bütçelerindeki trilyonlarca dolarlık artışın ne kadarının Amerikalı ne kadarının Avrupalı silah şirketlerine gideceği, önümüzdeki dönemin önemli tartışma başlıklarından biri olacak.

Türkiye de bu yeni silahlanma sürecinin önemli aktörlerinden biri olmaya çalışıyor. Geçen hafta Trump yönetimi, Türkiye’ye 700 milyon doların üzerinde General Electric üretimi savaş uçağı motoru satışını Kongre’ye bildirdi. Bu motorlar, Türkiye’nin ilk yerli savaş uçağı KAAN projesi açısından kritik öneme sahip.

Son yıllarda Türkiye silah sanayisi de hızlı bir büyüme gösterdi. Bugün 185 ülkeye ihracat yapan sektör, yaklaşık 15 milyar dolarlık ihracat hacmine ulaştı. SIPRI verilerine göre Türkiye geçen yıl 30 milyar dolarlık askeri harcamayla dünyada en fazla askeri harcama yapan 18’inci ülke oldu. Aynı rapora göre Türkiye, küresel silah ihracatında yüzde 1,8 payla 11’inci sıraya yükselirken, silah ithalatında ise 24’üncü sırada yer aldı.

Bu tablo, Trump yönetiminin Türkiye ile silah sanayii alanındaki iş birliğine neden özel önem verdiğini de gösteriyor. Ankara, NATO içinde silah sanayisini hızla büyüten ve küresel silah üretim zincirinde ağırlığını artırmaya çalışan ülkelerden biri haline geliyor.

Daha fazla silah, güvenlik getiriyor mu?

Peki bütün bu askeri harcama artışı dünyayı gerçekten daha güvenli hale getiriyor mu? Ukrayna bunun en çarpıcı örneği. Savaş öncesinde Ukrayna’nın yılda yaklaşık 5-6 milyar dolar düzeyinde olan askeri harcamaları, birkaç yıl içinde 84,1 milyar dolara yükseldi. 2025’te silahlanma bütçesi ülkenin GSYH’sinin yüzde 40’ına ulaştı. Buna rağmen savaş sona ermedi, güvenlik sağlanamadı. Askeri harcamalardaki olağanüstü artış, tek başına güvenlik üretmeye yetmedi.

Ankara’da alınacak kararlar ne NATO için tarihsel bir kopuş ne de dünyayı daha güvenli hale getirecek sihirli bir formül sunuyor. Zirve, uzun süredir devam eden bir eğilimi hızlandırıyor: ekonomik rekabetin askeri güç üzerinden yürütüldüğü, güvenlik politikalarının silahlanma ile özdeşleştirildiği yeni bir dönemi. Ancak tank, füze ve savaş uçaklarının sayısının artması ne Ukrayna’da ne de Ortadoğu’da kalıcı bir güvenlik üretebildi. Ankara Zirvesi’nin asıl sonucu da muhtemelen bu olacak: Dünya daha güvenli bir yer olmayacak aksine silahlanma yarışının daha da kurumsallaştığı, daha fazla silahlanmış, ama aynı zamanda daha kırılgan bir uluslararası düzene doğru ilerleyecek.

Etiketler: nato

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.